📚 YKS-Dil Sınavında En Çok Çıkan 1000 Kelime ve Cümle İçinde Kullanımları
İngilizce öğrenirken ya da herhangi bir İngilizce sınavına hazırlanırken kelime ezberlemek en önemli konulardan birisidir ve sadece kelimenin anlamını ezberlemeye çalışmak, hem kelimeyi tam anlamıyla öğrenmek hem de kalıcı bir şekilde öğrenmek açısından verimli bir ezberleme yöntemi değildir. Kelimeleri daha kalıcı hale getirmek ve daha iyi anlamak için cümle içerisinde kullanımlarını görmek çok önemlidir. Bu nedenle senin için YKS-Dil / İngilizce YDT sınavında en çok çıkan 1000 kelimeyi listeledik ve cümle içerisinde kullandık!
| Kelime | Anlamı | Örnek Cümle | Türkçesi |
|---|---|---|---|
| abandon | terk etmek | They abandoned the village. | Köyü terk ettiler. |
| ability | yetenek | She has a great ability to learn. | Onun öğrenme yeteneği çok iyi. |
| able | yapabilen | I am able to swim. | Yüzebiliyorum. |
| about | hakkında | This book is about history. | Bu kitap tarih hakkında. |
| above | yukarıda | The clouds above are dark. | Yukarıdaki bulutlar karanlık. |
| abroad | yurtdışında | He studied abroad. | O yurtdışında okudu. |
| absence | yokluk | Her absence was noticed. | Onun yokluğu fark edildi. |
| absolute | kesin | That’s absolute nonsense. | Bu tamamen saçmalık. |
| absolutely | kesinlikle | I absolutely agree. | Kesinlikle katılıyorum. |
| abstract | soyut | The concept is abstract. | Bu kavram soyut. |
| abuse | istismar | Child abuse is a crime. | Çocuk istismarı suçtur. |
| academic | akademik | She has academic success. | Onun akademik başarısı var. |
| accept | kabul etmek | They accepted the offer. | Teklifi kabul ettiler. |
| access | erişim | Internet access is essential. | İnternet erişimi gereklidir. |
| accident | kaza | There was a terrible accident. | Korkunç bir kaza oldu. |
| accompany | eşlik etmek | She accompanied me to the hospital. | Bana hastaneye kadar eşlik etti. |
| accomplish | başarmak | She accomplished her goal. | Hedefini başardı. |
| according to | göre | According to experts… | Uzmanlara göre… |
| account | hesap | I opened a new account. | Yeni bir hesap açtım. |
| accurate | doğru | The information is accurate. | Bilgi doğrudur. |
| accuse | suçlamak | He was accused of theft. | Hırsızlıkla suçlandı. |
| achieve | başarmak | She achieved her dreams. | Hayallerine ulaştı. |
| acknowledge | kabul etmek | He acknowledged his mistake. | Hatasını kabul etti. |
| acquire | edinmek | She acquired new skills. | Yeni beceriler edindi. |
| across | karşısında | The school is across the park. | Okul parkın karşısında. |
| act | davranmak | He acted strangely. | Garip davrandı. |
| action | eylem | Immediate action is required. | Acil eylem gerekli. |
| active | aktif | She is very active. | O çok aktif. |
| activity | etkinlik | The school organizes activities. | Okul etkinlik düzenliyor. |
| actor | oyuncu | He is a famous actor. | O ünlü bir oyuncu. |
| actual | gerçek | This is the actual cost. | Bu gerçek maliyet. |
| actually | aslında | Actually, I disagree. | Aslında katılmıyorum. |
| adapt | uyum sağlamak | They adapted quickly. | Çabuk uyum sağladılar. |
| add | eklemek | Please add sugar. | Lütfen şeker ekle. |
| addition | ek olarak | In addition, we need water. | Ek olarak su lazım. |
| address | adres | What’s your address? | Adresin ne? |
| adequate | yeterli | This food is adequate. | Bu yemek yeterli. |
| adjust | ayarlamak | I adjusted the seat. | Koltuğu ayarladım. |
| administration | yönetim | The administration decided. | Yönetim karar verdi. |
| admire | hayran olmak | I admire your work. | İşine hayranım. |
| admit | kabul etmek | He admitted his mistake. | Hatasını kabul etti. |
| balance | denge | You should find a balance between work and rest. | İş ve dinlenme arasında denge bulmalısın. |
| ban | yasaklamak | The government banned smoking in public places. | Hükümet halka açık yerlerde sigarayı yasakladı. |
| bank | banka | I need to go to the bank. | Bankaya gitmem lazım. |
| bar | bar, çubuk | They met at a bar. | Bir barda tanıştılar. |
| barely | hemen hemen hiç | I barely know him. | Onu neredeyse hiç tanımıyorum. |
| bargain | pazarlık yapmak | I love to bargain at markets. | Pazarlarda pazarlık yapmayı severim. |
| base | temel, dayandırmak | Our theory is based on research. | Teorimiz araştırmaya dayanmaktadır. |
| basic | temel | She needs to learn basic grammar. | Temel gramer öğrenmesi gerekiyor. |
| basis | temel, esas | Trust is the basis of friendship. | Güven, dostluğun temelidir. |
| battle | savaş, mücadele | The battle lasted for hours. | Savaş saatlerce sürdü. |
| be | olmak | I want to be a teacher. | Öğretmen olmak istiyorum. |
| bear | katlanmak, ayı | I can’t bear this pain. | Bu acıya dayanamam. |
| beat | dövmek, yenmek | Our team beat theirs. | Bizim takım onları yendi. |
| beautiful | güzel | It’s a beautiful day. | Bugün çok güzel bir gün. |
| because | çünkü | I stayed home because I was sick. | Evde kaldım çünkü hastaydım. |
| become | olmak | She became a doctor. | O bir doktor oldu. |
| bed | yatak | I am going to bed. | Yatağa gidiyorum. |
| before | önce | Wash your hands before eating. | Yemekten önce ellerini yıka. |
| begin | başlamak | Let’s begin the lesson. | Hadi derse başlayalım. |
| behave | davranmak | Please behave yourself. | Lütfen uslu dur. |
| behind | arkasında | The car is behind the house. | Araba evin arkasında. |
| believe | inanmak | I believe you. | Sana inanıyorum. |
| belong | ait olmak | This book belongs to me. | Bu kitap bana ait. |
| below | aşağıda | The temperature is below zero. | Sıcaklık sıfırın altında. |
| benefit | fayda, yarar | This project will benefit everyone. | Bu proje herkese fayda sağlayacak. |
| beside | yanında | She sat beside me. | Yanıma oturdu. |
| best | en iyi | This is the best option. | Bu en iyi seçenek. |
| better | daha iyi | I feel better today. | Bugün daha iyi hissediyorum. |
| between | arasında | The park is between two buildings. | Park iki bina arasındadır. |
| beyond | ötesinde | The town is beyond the mountains. | Kasaba dağların ötesindedir. |
| big | büyük | They live in a big house. | Büyük bir evde yaşıyorlar. |
| bill | fatura | I need to pay the electricity bill. | Elektrik faturasını ödemem lazım. |
| billion | milyar | The company is worth billions. | Şirket milyarlar değerinde. |
| biology | biyoloji | Biology is my favorite subject. | Biyoloji en sevdiğim ders. |
| bird | kuş | There is a bird in the tree. | Ağaçta bir kuş var. |
| birth | doğum | The birth of the baby was a miracle. | Bebeğin doğumu bir mucizeydi. |
| bit | bir parça, biraz | I need a bit of help. | Biraz yardıma ihtiyacım var. |
| blame | suçlamak | Don’t blame me for this. | Beni bunun için suçlama. |
| blanket | battaniye | I need a warm blanket. | Sıcak bir battaniyeye ihtiyacım var. |
| blood | kan | There was blood on the floor. | Yerde kan vardı. |
| calculate | hesaplamak | Can you calculate the total cost? | Toplam maliyeti hesaplayabilir misin? |
| call | aramak, çağırmak | I will call you tonight. | Seni bu akşam arayacağım. |
| calm | sakin | Try to stay calm. | Sakin kalmaya çalış. |
| campaign | kampanya | The campaign was successful. | Kampanya başarılı oldu. |
| campus | kampüs | The campus is very large. | Kampüs çok büyük. |
| can | -ebilmek | I can swim very well. | Çok iyi yüzebilirim. |
| cancel | iptal etmek | The meeting was cancelled. | Toplantı iptal edildi. |
| cancer | kanser | Smoking causes cancer. | Sigara kansere neden olur. |
| candidate | aday | She is a strong candidate. | O güçlü bir aday. |
| capital | başkent, sermaye | Ankara is the capital of Turkey. | Ankara, Türkiye’nin başkentidir. |
| capture | ele geçirmek | The police captured the thief. | Polis hırsızı yakaladı. |
| care | önemsemek, bakım | Take care of yourself. | Kendine iyi bak. |
| career | kariyer | She wants a career in law. | Hukuk alanında kariyer istiyor. |
| careful | dikkatli | Be careful while driving. | Araba kullanırken dikkatli ol. |
| carry | taşımak | He carried the box upstairs. | Kutuyu yukarı taşıdı. |
| case | vaka, durum | This is a difficult case. | Bu zor bir durum. |
| cash | nakit | I prefer to pay in cash. | Nakit ödemeyi tercih ederim. |
| cast | rol vermek | He was cast in the main role. | Başrole seçildi. |
| catch | yakalamak | Can you catch the ball? | Topu yakalayabilir misin? |
| cause | sebep olmak | Stress can cause illness. | Stres hastalığa neden olabilir. |
| celebrate | kutlamak | Let’s celebrate your success. | Başarını kutlayalım. |
| celebrity | ünlü | Many celebrities attended the event. | Birçok ünlü etkinliğe katıldı. |
| center | merkez | The shopping center is crowded. | Alışveriş merkezi kalabalık. |
| century | yüzyıl | This building is from the 18th century. | Bu bina 18. yüzyıldan kalma. |
| certain | kesin | I’m certain about my decision. | Kararımdan eminim. |
| certificate | sertifika | He received a certificate. | Bir sertifika aldı. |
| challenge | zorluk | This is a big challenge. | Bu büyük bir zorluk. |
| chance | şans | Give me a chance. | Bana bir şans ver. |
| change | değiştirmek | We need to change our plans. | Planlarımızı değiştirmeliyiz. |
| character | karakter | She has a strong character. | Onun güçlü bir karakteri var. |
| charge | ücret, suçlamak | The hotel charges extra for breakfast. | Otel kahvaltı için ekstra ücret alır. |
| charity | hayır kurumu | They donated to charity. | Hayır kurumuna bağış yaptılar. |
| chart | grafik | The chart shows the results. | Grafik sonuçları gösteriyor. |
| cheap | ucuz | This phone is very cheap. | Bu telefon çok ucuz. |
| check | kontrol etmek | Please check your answers. | Lütfen cevaplarını kontrol et. |
| chemical | kimyasal | Some chemicals are dangerous. | Bazı kimyasallar tehlikelidir. |
| child | çocuk | The child is playing outside. | Çocuk dışarıda oynuyor. |
| choice | seçim | It’s your choice. | Bu senin seçimin. |
| choose | seçmek | You can choose any color. | İstediğin rengi seçebilirsin. |
| church | kilise | They got married in a church. | Bir kilisede evlendiler. |
| damage | zarar vermek | The storm damaged many houses. | Fırtına birçok eve zarar verdi. |
| danger | tehlike | Smoking is a serious danger to health. | Sigara sağlık için ciddi bir tehlikedir. |
| dangerous | tehlikeli | This road is dangerous. | Bu yol tehlikeli. |
| dark | karanlık | It’s getting dark outside. | Dışarısı kararıyor. |
| data | veri | The data is not accurate. | Veri doğru değil. |
| date | tarih, randevu | What is today’s date? | Bugünün tarihi nedir? |
| deal | anlaşma | They made a deal. | Bir anlaşma yaptılar. |
| debate | tartışma | The debate lasted for hours. | Tartışma saatlerce sürdü. |
| debt | borç | He is in serious debt. | O ciddi borç içinde. |
| decade | on yıl | They lived there for decades. | Orada onlarca yıl yaşadılar. |
| decide | karar vermek | I can’t decide right now. | Şu anda karar veremem. |
| decision | karar | This is an important decision. | Bu önemli bir karar. |
| declare | ilan etmek | They declared independence. | Bağımsızlıklarını ilan ettiler. |
| decline | azalmak, reddetmek | Sales have declined. | Satışlar azaldı. |
| decrease | azalmak | The population is decreasing. | Nüfus azalıyor. |
| deep | derin | The lake is very deep. | Göl çok derin. |
| defend | savunmak | They defended their country. | Ülkelerini savundular. |
| define | tanımlamak | Can you define this word? | Bu kelimeyi tanımlayabilir misin? |
| definitely | kesinlikle | I will definitely come. | Kesinlikle geleceğim. |
| degree | derece | It’s 25 degrees today. | Bugün 25 derece. |
| delay | gecikmek | The flight was delayed. | Uçuş gecikti. |
| delete | silmek | I accidentally deleted the file. | Dosyayı yanlışlıkla sildim. |
| deliver | teslim etmek | They delivered the package. | Paketi teslim ettiler. |
| demand | talep etmek | They demand better salaries. | Daha iyi maaş talep ediyorlar. |
| democracy | demokrasi | Democracy is important. | Demokrasi önemlidir. |
| demonstrate | göstermek | He demonstrated how to use it. | Nasıl kullanacağını gösterdi. |
| deny | inkar etmek | He denied the accusations. | Suçlamaları reddetti. |
| department | departman, bölüm | She works in the sales department. | Satış departmanında çalışıyor. |
| depend | bağlı olmak | It depends on the weather. | Havaya bağlı. |
| describe | tanımlamak | Can you describe him? | Onu tarif edebilir misin? |
| description | tanım, açıklama | The description is clear. | Açıklama net. |
| deserve | hak etmek | You deserve this prize. | Bu ödülü hak ediyorsun. |
| design | tasarlamak | They designed a new logo. | Yeni bir logo tasarladılar. |
| desire | arzu etmek | I desire success. | Başarıyı arzuluyorum. |
| destroy | yok etmek | The fire destroyed the forest. | Yangın ormanı yok etti. |
| detail | detay | Give me all the details. | Bana tüm detayları ver. |
| determine | belirlemek | We need to determine the cause. | Sebebi belirlemeliyiz. |
| develop | geliştirmek | They developed new software. | Yeni bir yazılım geliştirdiler. |
| device | cihaz | This device is very useful. | Bu cihaz çok kullanışlı. |
| diagnose | teşhis etmek | The doctor diagnosed flu. | Doktor grip teşhisi koydu. |
| earn | kazanmak | She earns a good salary. | İyi bir maaş kazanıyor. |
| earth | dünya, toprak | The earth revolves around the sun. | Dünya güneşin etrafında döner. |
| ease | kolaylaştırmak, hafifletmek | This medicine will ease your pain. | Bu ilaç ağrını hafifletecek. |
| easily | kolayca | I can easily solve this. | Bunu kolayca çözebilirim. |
| economic | ekonomik | The country faces economic problems. | Ülke ekonomik sorunlarla karşı karşıya. |
| economy | ekonomi | The economy is growing. | Ekonomi büyüyor. |
| educate | eğitmek | Schools educate children. | Okullar çocukları eğitir. |
| education | eğitim | Education is very important. | Eğitim çok önemlidir. |
| effect | etki | The new law has a big effect. | Yeni yasanın büyük etkisi var. |
| effective | etkili | This method is very effective. | Bu yöntem çok etkili. |
| effort | çaba | She made a great effort. | Büyük bir çaba gösterdi. |
| either | ya da | You can either stay or leave. | Ya kalabilir ya da gidebilirsin. |
| elect | seçmek | They elected a new president. | Yeni bir başkan seçtiler. |
| election | seçim | The election results were surprising. | Seçim sonuçları şaşırtıcıydı. |
| electric | elektrik | Electric cars are popular now. | Elektrikli arabalar artık popüler. |
| electricity | elektrik | We lost electricity during the storm. | Fırtına sırasında elektriğimiz gitti. |
| electronic | elektronik | They sell electronic devices. | Elektronik cihazlar satıyorlar. |
| element | öge, element | Water is an essential element. | Su temel bir ögedir. |
| eliminate | elemek, ortadan kaldırmak | They eliminated the risk. | Riski ortadan kaldırdılar. |
| else | başka | Do you want anything else? | Başka bir şey ister misin? |
| e-posta | I sent you an email. | Sana bir e-posta gönderdim. | |
| embarrass | utandırmak | His joke embarrassed me. | Şakası beni utandırdı. |
| emergency | acil durum | This is an emergency. | Bu bir acil durum. |
| emotion | duygu | She couldn’t hide her emotions. | Duygularını saklayamadı. |
| emphasize | vurgulamak | He emphasized the importance of education. | Eğitimin önemini vurguladı. |
| employ | işe almak | The company employs 100 people. | Şirket 100 kişiyi işe alıyor. |
| employee | çalışan | She is a loyal employee. | O sadık bir çalışan. |
| employer | işveren | The employer is very strict. | İşveren çok katı. |
| employment | istihdam | Employment rates increased. | İstihdam oranları arttı. |
| empty | boş | The room is empty. | Oda boş. |
| enable | mümkün kılmak | This software enables easy editing. | Bu yazılım kolay düzenlemeyi mümkün kılar. |
| encourage | cesaretlendirmek | Teachers encourage students. | Öğretmenler öğrencileri cesaretlendirir. |
| end | son | The movie has a happy end. | Filmin mutlu bir sonu var. |
| energy | enerji | Solar energy is clean. | Güneş enerjisi temizdir. |
| engage | meşgul etmek, dahil olmak | He engaged in volunteer work. | Gönüllü çalışmalara katıldı. |
| engine | motor | The car’s engine is broken. | Arabanın motoru bozuldu. |
| engineer | mühendis | She is a mechanical engineer. | O bir makine mühendisi. |
| enhance | geliştirmek | This app enhances productivity. | Bu uygulama verimliliği artırır. |
| enjoy | keyif almak | I enjoy reading books. | Kitap okumaktan keyif alırım. |
| face | yüzleşmek | We have to face the truth. | Gerçekle yüzleşmek zorundayız. |
| facility | tesis | The facility has modern equipment. | Tesis modern ekipmanlara sahip. |
| fact | gerçek | It’s a fact that the earth is round. | Dünyanın yuvarlak olduğu bir gerçektir. |
| factor | faktör | Cost is an important factor. | Maliyet önemli bir faktördür. |
| fail | başarısız olmak | He failed the exam. | Sınavda başarısız oldu. |
| failure | başarısızlık | Failure is a part of success. | Başarısızlık, başarının bir parçasıdır. |
| fair | adil | This decision is fair. | Bu karar adil. |
| faith | inanç | She has strong faith. | Onun güçlü bir inancı var. |
| fall | düşmek | The leaves fall in autumn. | Yapraklar sonbaharda düşer. |
| familiar | tanıdık | This place looks familiar. | Burası tanıdık görünüyor. |
| family | aile | Family is important. | Aile önemlidir. |
| famous | ünlü | He is a famous actor. | O ünlü bir oyuncu. |
| fan | hayran, vantilatör | I’m a big fan of this band. | Bu grubun büyük bir hayranıyım. |
| far | uzak | He lives far from here. | Buradan çok uzakta yaşıyor. |
| farm | çiftlik | They have a big farm. | Büyük bir çiftlikleri var. |
| fashion | moda | Fashion changes every year. | Moda her yıl değişir. |
| fast | hızlı | He drives very fast. | O çok hızlı sürüyor. |
| fat | şişman, yağ | This food contains a lot of fat. | Bu yiyecek çok yağ içeriyor. |
| fate | kader | You can’t escape your fate. | Kaderinden kaçamazsın. |
| father | baba | My father is a doctor. | Babam bir doktor. |
| fault | hata | It’s not my fault. | Bu benim hatam değil. |
| favor | iyilik | Can you do me a favor? | Bana bir iyilik yapar mısın? |
| fear | korku | Fear of failure is common. | Başarısızlık korkusu yaygındır. |
| feature | özellik | The phone has many features. | Telefonun birçok özelliği var. |
| feed | beslemek | I need to feed the cat. | Kediyi beslemem gerekiyor. |
| feel | hissetmek | I feel happy today. | Bugün mutlu hissediyorum. |
| female | kadın | The female athlete won. | Kadın sporcu kazandı. |
| fence | çit | There’s a white fence around the house. | Evin etrafında beyaz bir çit var. |
| festival | festival | We went to a music festival. | Bir müzik festivaline gittik. |
| few | birkaç | Few people attended the meeting. | Toplantıya birkaç kişi katıldı. |
| field | alan, tarla | He works in the medical field. | Tıp alanında çalışıyor. |
| fight | kavga etmek | They had a big fight. | Büyük bir kavga ettiler. |
| figure | şekil, rakam | Check the figures in the report. | Raporun rakamlarını kontrol et. |
| file | dosya | I saved the file. | Dosyayı kaydettim. |
| fill | doldurmak | Please fill this form. | Lütfen bu formu doldurun. |
| film | film | We watched a great film. | Harika bir film izledik. |
| final | son | This is the final decision. | Bu son karar. |
| finance | finans | She works in finance. | Finans alanında çalışıyor. |
| find | bulmak | I can’t find my keys. | Anahtarlarımı bulamıyorum. |
| fine | iyi, ceza | I’m fine, thanks. | İyiyim, teşekkürler. |
| gain | kazanmak | She gained a lot of experience. | Çok fazla deneyim kazandı. |
| gallery | galeri | We visited an art gallery. | Bir sanat galerisi gezdik. |
| game | oyun | This is my favorite game. | Bu benim en sevdiğim oyun. |
| gap | boşluk, fark | There’s a huge gap between rich and poor. | Zengin ve fakir arasında büyük bir fark var. |
| garage | garaj | The car is in the garage. | Araba garajda. |
| garden | bahçe | They have a beautiful garden. | Güzel bir bahçeleri var. |
| gas | gaz, benzin | We need to buy gas. | Benzin almamız lazım. |
| gather | toplanmak | They gathered in the square. | Meydanda toplandılar. |
| general | genel | This is a general rule. | Bu genel bir kural. |
| generate | üretmek | Solar panels generate electricity. | Güneş panelleri elektrik üretir. |
| generation | nesil | This is the new generation. | Bu yeni nesil. |
| generous | cömert | He is very generous. | O çok cömerttir. |
| gentle | nazik | Be gentle with the baby. | Bebeğe karşı nazik ol. |
| genuine | gerçek, samimi | This is genuine leather. | Bu gerçek deri. |
| geography | coğrafya | I love geography classes. | Coğrafya derslerini severim. |
| gesture | jest, hareket | A smile is a friendly gesture. | Gülümseme, dostça bir jesttir. |
| get | almak, edinmek | I need to get some rest. | Biraz dinlenmem lazım. |
| gift | hediye | This is a special gift. | Bu özel bir hediye. |
| girl | kız | She is a smart girl. | O zeki bir kız. |
| give | vermek | Can you give me a hand? | Bana yardım edebilir misin? |
| glad | memnun | I’m glad to see you. | Seni gördüğüme memnun oldum. |
| glass | cam, bardak | The glass is full. | Bardak dolu. |
| global | küresel | Global warming is a threat. | Küresel ısınma bir tehdittir. |
| go | gitmek | Let’s go to the park. | Hadi parka gidelim. |
| goal | hedef | My goal is to succeed. | Hedefim başarılı olmak. |
| god | tanrı | They believe in God. | Tanrı’ya inanıyorlar. |
| gold | altın | Gold is a precious metal. | Altın değerli bir metaldir. |
| good | iyi | This is a good idea. | Bu iyi bir fikir. |
| government | hükümet | The government announced new laws. | Hükümet yeni yasalar açıkladı. |
| grab | kapmak, yakalamak | Grab your coat, we’re leaving. | Montunu al, gidiyoruz. |
| grade | not, seviye | She got a high grade. | Yüksek bir not aldı. |
| graduate | mezun olmak | He graduated from university. | Üniversiteden mezun oldu. |
| grain | tahıl | Wheat is a type of grain. | Buğday bir tahıl türüdür. |
| grand | büyük, görkemli | They live in a grand house. | Görkemli bir evde yaşıyorlar. |
| grant | vermek | The government granted funds. | Hükümet fon sağladı. |
| grass | çimen | The grass is green. | Çimen yeşil. |
| grateful | minnettar | I’m grateful for your help. | Yardımın için minnettarım. |
| great | harika, büyük | This is a great opportunity. | Bu harika bir fırsat. |
| green | yeşil | The leaves are green. | Yapraklar yeşil. |
| group | grup | They work in groups. | Gruplar halinde çalışıyorlar. |
| grow | büyümek | Plants grow fast here. | Bitkiler burada hızlı büyür. |
| guess | tahmin etmek | Can you guess the answer? | Cevabı tahmin edebilir misin? |
| habit | alışkanlık | Smoking is a bad habit. | Sigara içmek kötü bir alışkanlıktır. |
| hair | saç | She has long hair. | Onun uzun saçları var. |
| half | yarım | I ate half of the cake. | Pastanın yarısını yedim. |
| hall | salon, hol | The meeting is in the hall. | Toplantı salonda. |
| hand | el | Give me your hand. | Elini ver. |
| handle | idare etmek | He can’t handle the pressure. | Baskıyı kaldıramaz. |
| handsome | yakışıklı | He is very handsome. | O çok yakışıklı. |
| happen | olmak, meydana gelmek | What happened yesterday? | Dün ne oldu? |
| happiness | mutluluk | Happiness is important. | Mutluluk önemlidir. |
| happy | mutlu | I feel happy today. | Bugün mutlu hissediyorum. |
| hard | zor, sert | This is a hard task. | Bu zor bir görev. |
| harm | zarar | Smoking harms health. | Sigara sağlığa zarar verir. |
| hat | şapka | He wore a black hat. | Siyah bir şapka giydi. |
| hate | nefret etmek | I hate waiting. | Beklemekten nefret ederim. |
| have | sahip olmak | I have a car. | Bir arabam var. |
| head | kafa, baş | He hurt his head. | Başını incitti. |
| health | sağlık | Health is wealth. | Sağlık zenginliktir. |
| hear | duymak | Did you hear that noise? | O sesi duydun mu? |
| heart | kalp | My heart is beating fast. | Kalbim hızlı atıyor. |
| heat | ısı, ısıtmak | The heat is unbearable. | Isı dayanılmaz. |
| heaven | cennet | Do you believe in heaven? | Cennete inanır mısın? |
| heavy | ağır | This bag is too heavy. | Bu çanta çok ağır. |
| height | boy, yükseklik | What is your height? | Boyun kaç? |
| help | yardım etmek | Can you help me? | Bana yardım edebilir misin? |
| her | onun (kadın) | This is her book. | Bu onun kitabı. |
| here | burada | I live here. | Burada yaşıyorum. |
| hero | kahraman | He is a national hero. | O bir ulusal kahraman. |
| hesitate | tereddüt etmek | Don’t hesitate to ask. | Sormaktan çekinme. |
| hide | saklamak | He hid the gift. | Hediyeyi sakladı. |
| high | yüksek | That mountain is very high. | O dağ çok yüksek. |
| highlight | vurgulamak | The teacher highlighted important points. | Öğretmen önemli noktaları vurguladı. |
| highway | otoyol | We took the highway. | Otoyoldan gittik. |
| hill | tepe | We climbed the hill. | Tepeye tırmandık. |
| history | tarih | I love history lessons. | Tarih derslerini severim. |
| hit | vurmak | He hit the ball. | Topa vurdu. |
| hold | tutmak | Please hold my bag. | Lütfen çantamı tut. |
| holiday | tatil | We are on holiday. | Tatildeyiz. |
| home | ev | I want to go home. | Eve gitmek istiyorum. |
| hope | umut etmek | I hope everything is fine. | Umarım her şey yolundadır. |
| hospital | hastane | She works at a hospital. | Bir hastanede çalışıyor. |
| hot | sıcak | It’s very hot today. | Bugün çok sıcak. |
| hour | saat (zaman) | The lesson lasts one hour. | Ders bir saat sürer. |
| house | ev | This is my house. | Bu benim evim. |
| however | ancak | However, I disagree. | Ancak, katılmıyorum. |
| idea | fikir | That’s a brilliant idea. | Bu harika bir fikir. |
| ideal | ideal | This is the ideal solution. | Bu ideal bir çözüm. |
| identify | tanımlamak | Can you identify the problem? | Sorunu tanımlayabilir misin? |
| identity | kimlik | I lost my identity card. | Kimlik kartımı kaybettim. |
| ignore | görmezden gelmek | Don’t ignore my advice. | Tavsiyemi görmezden gelme. |
| ill | hasta | She has been ill for a week. | Bir haftadır hasta. |
| illegal | yasa dışı | Illegal activities are punished. | Yasa dışı faaliyetler cezalandırılır. |
| illness | hastalık | Flu is a common illness. | Grip yaygın bir hastalıktır. |
| illustrate | örneklemek | This diagram illustrates the process. | Bu diyagram süreci örnekliyor. |
| image | görüntü | The image is clear. | Görüntü net. |
| imagine | hayal etmek | Imagine a world without war. | Savaşsız bir dünya hayal et. |
| immediate | acil, hemen | We need immediate action. | Hemen harekete geçmeliyiz. |
| immigrant | göçmen | Many immigrants live here. | Burada birçok göçmen yaşıyor. |
| immigration | göç | Immigration rates are increasing. | Göç oranları artıyor. |
| impact | etki | The new law has a big impact. | Yeni yasa büyük bir etki yarattı. |
| imply | ima etmek | What do you imply? | Ne ima ediyorsun? |
| import | ithal etmek | They import cars from Germany. | Almanya’dan araba ithal ediyorlar. |
| important | önemli | Education is important. | Eğitim önemlidir. |
| impossible | imkansız | Nothing is impossible. | Hiçbir şey imkansız değildir. |
| impress | etkilemek | Her speech impressed everyone. | Konuşması herkesi etkiledi. |
| improve | geliştirmek | You need to improve your English. | İngilizceni geliştirmen gerekiyor. |
| in | içinde | The keys are in the bag. | Anahtarlar çantanın içinde. |
| increase | artmak | Prices are increasing. | Fiyatlar artıyor. |
| independent | bağımsız | Turkey became independent in 1923. | Türkiye 1923’te bağımsız oldu. |
| index | dizin | Check the index for the page number. | Sayfa numarasını dizinde kontrol et. |
| indicate | göstermek | The results indicate success. | Sonuçlar başarıyı gösteriyor. |
| individual | birey | Each individual is important. | Her birey önemlidir. |
| industry | sanayi, sektör | Tourism is a big industry here. | Turizm burada büyük bir sektördür. |
| influence | etkilemek | Media influences people. | Medya insanları etkiler. |
| inform | bilgilendirmek | Please inform me about the changes. | Beni değişiklikler hakkında bilgilendir. |
| information | bilgi | I need more information. | Daha fazla bilgiye ihtiyacım var. |
| initial | ilk, baştaki | His initial reaction was negative. | İlk tepkisi olumsuzdu. |
| initiative | girişim | This is a new initiative. | Bu yeni bir girişimdir. |
| injury | yaralanma | He suffered a serious injury. | Ciddi bir yaralanma geçirdi. |
| innocent | masum | She is innocent. | O masumdur. |
| innovation | yenilik | Innovation is the key to success. | Yenilik başarıya giden anahtardır. |
| inside | içeride | Stay inside during the storm. | Fırtına sırasında içeride kal. |
| insist | ısrar etmek | She insists on coming. | Gelmekte ısrar ediyor. |
| inspect | denetlemek | The police inspected the area. | Polis bölgeyi denetledi. |
| inspire | ilham vermek | Nature inspires artists. | Doğa sanatçılara ilham verir. |
| install | kurmak | They installed new software. | Yeni yazılım kurdular. |
| jacket | ceket | I bought a new jacket. | Yeni bir ceket aldım. |
| jail | hapishane | He spent two years in jail. | İki yıl hapiste kaldı. |
| jam | reçel, sıkışıklık | There is a traffic jam. | Trafik sıkışıklığı var. |
| janitor | hademe | The janitor cleans the school. | Hademe okulu temizliyor. |
| January | Ocak | January is the first month. | Ocak, yılın ilk ayıdır. |
| jaw | çene | My jaw hurts. | Çenem ağrıyor. |
| jazz | caz | I love jazz music. | Caz müziğini severim. |
| jealous | kıskanç | He is jealous of his brother. | Kardeşini kıskanıyor. |
| jeans | kot pantolon | She is wearing jeans. | Kot pantolon giyiyor. |
| jelly | jel, reçel | I like strawberry jelly. | Çilek reçelini severim. |
| jewel | mücevher | This is a valuable jewel. | Bu değerli bir mücevherdir. |
| job | iş | He has a good job. | Onun iyi bir işi var. |
| join | katılmak | Would you like to join us? | Bize katılmak ister misin? |
| joint | eklem | His knee joint hurts. | Diz eklemi ağrıyor. |
| joke | şaka | That was a funny joke. | Bu komik bir şakaydı. |
| journal | günlük, dergi | She writes a journal every day. | Her gün günlük yazar. |
| journalist | gazeteci | He is a famous journalist. | O ünlü bir gazeteci. |
| journey | yolculuk | The journey took five hours. | Yolculuk beş saat sürdü. |
| joy | neşe | She felt great joy. | Büyük bir neşe hissetti. |
| judge | yargıç, yargılamak | The judge made the final decision. | Yargıç son kararı verdi. |
| juice | meyve suyu | Would you like some orange juice? | Biraz portakal suyu ister misin? |
| July | Temmuz | July is very hot here. | Temmuz burada çok sıcak. |
| jump | zıplamak | The cat jumped onto the table. | Kedi masanın üstüne zıpladı. |
| jungle | orman | They explored the jungle. | Ormanı keşfettiler. |
| junior | genç, kıdemsiz | He is a junior officer. | O genç bir memur. |
| June | Haziran | School ends in June. | Okul Haziran’da biter. |
| justice | adalet | We want justice. | Adalet istiyoruz. |
| justify | haklı çıkarmak | Can you justify your actions? | Eylemlerini haklı çıkarabilir misin? |
| juggle | jonglörlük yapmak | He can juggle three balls. | Üç topu jonglörlük yapabiliyor. |
| junction | kavşak | Turn left at the junction. | Kavşaktan sola dön. |
| jury | jüri | The jury announced the winner. | Jüri kazananı açıkladı. |
| just | sadece, adil | I just arrived. | Daha yeni geldim. |
| justice system | adalet sistemi | The justice system must be fair. | Adalet sistemi adil olmalı. |
| juvenile | genç, çocuk | Juvenile crime is increasing. | Genç suçluluğu artıyor. |
| jet | jet uçağı | The jet took off quickly. | Jet hızla havalandı. |
| Japanese | Japon, Japonca | She speaks Japanese fluently. | O, akıcı şekilde Japonca konuşuyor. |
| jog | yavaş koşmak | I jog every morning. | Her sabah koşarım. |
| joint venture | ortak girişim | The companies formed a joint venture. | Şirketler ortak girişim kurdu. |
| jewellery | takı | She loves wearing jewellery. | Takı takmayı sever. |
| jammed | sıkışmış | The printer is jammed. | Yazıcı sıkıştı. |
| keep | tutmak, saklamak | Please keep this secret. | Lütfen bunu sır olarak sakla. |
| key | anahtar | Where is the car key? | Arabanın anahtarı nerede? |
| kick | tekme atmak | He kicked the ball. | Topa tekme attı. |
| kid | çocuk | The kid is playing outside. | Çocuk dışarıda oynuyor. |
| kill | öldürmek | The hunter killed a deer. | Avcı bir geyik öldürdü. |
| kind | tür, kibar | She is very kind. | O çok kibar. |
| king | kral | The king ruled wisely. | Kral akıllıca hükmetti. |
| kiss | öpücük | She gave her mother a kiss. | Annesine bir öpücük verdi. |
| kitchen | mutfak | The kitchen is clean. | Mutfak temiz. |
| knee | diz | My knee hurts. | Dizim ağrıyor. |
| knife | bıçak | Be careful with the knife. | Bıçakla dikkatli ol. |
| knock | kapıyı çalmak | Someone knocked on the door. | Biri kapıyı çaldı. |
| knowledge | bilgi | Knowledge is power. | Bilgi güçtür. |
| known | bilinen | He is a well-known author. | O, iyi bilinen bir yazar. |
| keen | hevesli | She is keen on learning. | O, öğrenmeye hevesli. |
| kingdom | krallık | The kingdom was prosperous. | Krallık zengindi. |
| kilometer | kilometre | The town is 50 kilometers away. | Kasaba 50 kilometre uzakta. |
| kit | set, takım | The first aid kit is in the car. | İlk yardım çantası arabada. |
| knit | örmek | She loves to knit scarves. | Atkı örmeyi çok seviyor. |
| knowledgeable | bilgili | He is knowledgeable about history. | Tarih konusunda bilgili. |
| kidnap | kaçırmak | The child was kidnapped. | Çocuk kaçırıldı. |
| kindness | iyilik | Kindness is important. | İyilik önemlidir. |
| kernel | çekirdek | The kernel of the nut is edible. | Cevizin içi yenilebilir. |
| keep up | ayak uydurmak | Try to keep up with the news. | Haberleri takip etmeye çalış. |
| kick off | başlamak | The match will kick off soon. | Maç yakında başlayacak. |
| keyword | anahtar kelime | This is a critical keyword. | Bu önemli bir anahtar kelime. |
| kettle | çaydanlık | The kettle is boiling. | Çaydanlık kaynıyor. |
| kindergarten | anaokulu | My son goes to kindergarten. | Oğlum anaokuluna gidiyor. |
| kiosk | büfe | There is a kiosk near the park. | Parkın yanında bir büfe var. |
| kitten | kedi yavrusu | The kitten is so cute. | Yavru kedi çok tatlı. |
| knob | topuz, kapı kolu | Turn the door knob. | Kapı kolunu çevir. |
| knock down | devirmek | The wind knocked down the tree. | Rüzgar ağacı devirdi. |
| knot | düğüm | Tie a knot in the rope. | İpe bir düğüm at. |
| knowing | bilme | Knowing the truth helps. | Gerçeği bilmek yardımcı olur. |
| kind-hearted | iyi kalpli | She is kind-hearted. | O, iyi kalpli biridir. |
| kinship | akrabalık | Kinship is important in this culture. | Bu kültürde akrabalık önemlidir. |
| kudos | tebrik | Kudos to you for your success. | Başarın için tebrikler. |
| kick out | kovmak | He was kicked out of school. | Okuldan atıldı. |
| king-size | büyük boy | They ordered a king-size bed. | Büyük boy yatak sipariş ettiler. |
| karaoke | karaoke | We sang karaoke all night. | Bütün gece karaoke söyledik. |
| label | etiket | Check the label for instructions. | Talimatlar için etiketi kontrol et. |
| labor | işgücü, emek | Manual labor is tiring. | Fiziksel emek yorucudur. |
| lack | eksiklik | There is a lack of information. | Bilgi eksikliği var. |
| ladder | merdiven | He climbed the ladder. | Merdivene tırmandı. |
| lady | bayan | The lady was very polite. | Bayan çok kibardı. |
| land | arazi, kara | They bought some land. | Biraz arazi satın aldılar. |
| landscape | manzara | The landscape is beautiful. | Manzara çok güzel. |
| language | dil | English is a global language. | İngilizce küresel bir dildir. |
| large | büyük | They live in a large house. | Büyük bir evde yaşıyorlar. |
| last | son, sürmek | The meeting lasted two hours. | Toplantı iki saat sürdü. |
| late | geç | She arrived late. | Geç geldi. |
| latter | sonraki | The latter option is better. | İkinci seçenek daha iyi. |
| laugh | gülmek | We laughed a lot. | Çok güldük. |
| launch | başlatmak | They launched a new product. | Yeni bir ürün piyasaya sürdüler. |
| law | yasa | The new law was accepted. | Yeni yasa kabul edildi. |
| lawyer | avukat | He works as a lawyer. | Avukat olarak çalışıyor. |
| lay | koymak, sermek | Lay the table for dinner. | Akşam yemeği için masayı hazırla. |
| layer | katman | There is a layer of dust. | Bir toz tabakası var. |
| lazy | tembel | He is very lazy. | O çok tembel. |
| lead | öncülük etmek | She led the project. | Projeye liderlik etti. |
| leader | lider | He is a great leader. | O harika bir lider. |
| leadership | liderlik | Good leadership is important. | İyi liderlik önemlidir. |
| leaf | yaprak | The leaves turned yellow. | Yapraklar sarardı. |
| league | lig | They play in the first league. | Birinci ligde oynuyorlar. |
| lean | eğilmek, dayanmak | He leaned against the wall. | Duvara yaslandı. |
| learn | öğrenmek | I want to learn Spanish. | İspanyolca öğrenmek istiyorum. |
| least | en az | At least try. | En azından dene. |
| leather | deri | This is a leather jacket. | Bu bir deri ceket. |
| leave | ayrılmak | She left early. | Erken ayrıldı. |
| lecture | ders, konferans | The lecture was boring. | Ders çok sıkıcıydı. |
| left | sol, ayrıldı | Turn left. | Sola dön. |
| legal | yasal | It is not legal to park here. | Buraya park etmek yasal değil. |
| legend | efsane | He is a living legend. | O yaşayan bir efsane. |
| leisure | boş zaman | I like reading in my leisure time. | Boş zamanlarımda kitap okumayı severim. |
| lend | ödünç vermek | Can you lend me some money? | Bana biraz para ödünç verir misin? |
| length | uzunluk | The length of the room is 5 meters. | Odanın uzunluğu 5 metredir. |
| less | daha az | I need less sugar. | Daha az şekere ihtiyacım var. |
| lesson | ders | The lesson starts at 9. | Ders saat 9’da başlıyor. |
| let | izin vermek | Let me help you. | Sana yardım edeyim. |
| letter | mektup, harf | I received a letter. | Bir mektup aldım. |
| machine | makine | This machine is very old. | Bu makine çok eski. |
| magazine | dergi | I bought a fashion magazine. | Bir moda dergisi aldım. |
| magic | sihir | Do you believe in magic? | Sihire inanır mısın? |
| posta | I received a letter by mail. | Postayla bir mektup aldım. | |
| main | ana, başlıca | The main reason is unclear. | Ana sebep belirsiz. |
| maintain | sürdürmek | We must maintain discipline. | Disiplini sürdürmeliyiz. |
| major | büyük, önemli | Pollution is a major problem. | Kirlilik büyük bir sorundur. |
| make | yapmak | I will make a cake. | Bir kek yapacağım. |
| male | erkek | The male lion is stronger. | Erkek aslan daha güçlüdür. |
| manage | yönetmek | She manages a company. | Bir şirket yönetiyor. |
| manager | yönetici | He is the sales manager. | O, satış müdürü. |
| manner | tavır, tarz | He has good manners. | Onun iyi tavırları var. |
| manufacture | üretmek | They manufacture cars. | Araba üretiyorlar. |
| many | çok | There are many people. | Çok insan var. |
| map | harita | Check the map. | Haritayı kontrol et. |
| market | pazar | The market is crowded. | Pazar kalabalık. |
| marry | evlenmek | They married last year. | Geçen yıl evlendiler. |
| mass | kütle, toplu | The mass protests continued. | Toplu protestolar devam etti. |
| match | eşleşmek, maç | This shirt matches your pants. | Bu gömlek pantolonunla uyumlu. |
| material | malzeme | We need more materials. | Daha fazla malzemeye ihtiyacımız var. |
| matter | önemli olmak, mesele | It doesn’t matter. | Fark etmez. |
| maximum | azami, en çok | The maximum speed is 120 km/h. | Azami hız 120 km/sa. |
| may | mümkün olmak | It may rain later. | Sonra yağmur yağabilir. |
| maybe | belki | Maybe we can go out. | Belki dışarı çıkabiliriz. |
| mean | anlamına gelmek | What does this word mean? | Bu kelime ne anlama geliyor? |
| meaning | anlam | The meaning is unclear. | Anlam belirsiz. |
| measure | ölçmek | They measured the room. | Odayı ölçtüler. |
| measurement | ölçüm | Accurate measurement is important. | Doğru ölçüm önemlidir. |
| medicine | ilaç | Take your medicine. | İlacını al. |
| medium | orta, araç | This shirt is medium size. | Bu gömlek orta beden. |
| meet | buluşmak | Let’s meet at the café. | Kafede buluşalım. |
| member | üye | She is a club member. | O, kulüp üyesi. |
| memory | hafıza | My memory is weak. | Hafızam zayıf. |
| mention | bahsetmek | He didn’t mention the problem. | Sorundan bahsetmedi. |
| method | yöntem | This is a simple method. | Bu basit bir yöntem. |
| middle | orta | He sat in the middle. | Ortada oturdu. |
| might | -ebilmek | It might be true. | Doğru olabilir. |
| military | askeri | He joined the military. | Askeriye’ye katıldı. |
| mind | zihin, önemsemek | Never mind. | Boş ver. |
| minimum | asgari | The minimum age is 18. | Asgari yaş 18’dir. |
| minister | bakan | He is the Minister of Health. | O, Sağlık Bakanı. |
| minor | önemsiz, küçük | It’s a minor issue. | Bu küçük bir mesele. |
| minute | dakika | Wait a minute. | Bir dakika bekle. |
| name | isim | What’s your name? | Adın ne? |
| nation | ulus | Turkey is a strong nation. | Türkiye güçlü bir ulustur. |
| national | ulusal | It’s a national holiday. | Bu ulusal bir tatil. |
| native | yerli | He is a native speaker. | O, anadili konuşuru. |
| natural | doğal | This is a natural process. | Bu doğal bir süreçtir. |
| nature | doğa | I love nature. | Doğayı seviyorum. |
| near | yakın | The school is near my house. | Okul evime yakın. |
| nearly | neredeyse | It’s nearly midnight. | Neredeyse gece yarısı. |
| necessary | gerekli | Water is necessary for life. | Su yaşam için gereklidir. |
| need | ihtiyaç duymak | I need some help. | Biraz yardıma ihtiyacım var. |
| negative | olumsuz | The test result is negative. | Test sonucu negatif. |
| neighbour | komşu | Our neighbour is very kind. | Komşumuz çok kibar. |
| neither | hiçbiri | Neither answer is correct. | Cevapların hiçbiri doğru değil. |
| nervous | sinirli | She feels nervous before exams. | Sınavlardan önce sinirli hissediyor. |
| network | ağ | The internet network is down. | İnternet ağı çöktü. |
| never | asla | I never lie. | Asla yalan söylemem. |
| nevertheless | yine de | It was cold; nevertheless, we went out. | Soğuktu; yine de dışarı çıktık. |
| new | yeni | I bought a new phone. | Yeni bir telefon aldım. |
| news | haber | Did you hear the news? | Haberi duydun mu? |
| newspaper | gazete | I read the newspaper daily. | Her gün gazete okurum. |
| next | sonraki | The next meeting is tomorrow. | Bir sonraki toplantı yarın. |
| nice | güzel | This is a nice place. | Burası güzel bir yer. |
| night | gece | It was a cold night. | Soğuk bir geceydi. |
| no | hayır | No, I can’t come. | Hayır, gelemem. |
| nobody | kimse | Nobody knows the answer. | Cevabı kimse bilmiyor. |
| noise | gürültü | What’s that noise? | O gürültü ne? |
| none | hiçbiri | None of them is ready. | Hiçbiri hazır değil. |
| normal | normal | This is a normal situation. | Bu normal bir durum. |
| north | kuzey | The wind comes from the north. | Rüzgar kuzeyden geliyor. |
| nose | burun | My nose is bleeding. | Burnum kanıyor. |
| not | değil | I’m not ready. | Hazır değilim. |
| note | not | Take notes during the lesson. | Ders sırasında not al. |
| nothing | hiçbir şey | I have nothing to say. | Söyleyecek hiçbir şeyim yok. |
| notice | fark etmek | Did you notice the change? | Değişikliği fark ettin mi? |
| novel | roman | This is a famous novel. | Bu ünlü bir roman. |
| now | şimdi | I’m busy now. | Şu anda meşgulüm. |
| nowadays | bu günlerde | Nowadays, people use smartphones. | Bugünlerde insanlar akıllı telefon kullanıyor. |
| number | sayı | What’s your phone number? | Telefon numaran nedir? |
| nurse | hemşire | The nurse is very helpful. | Hemşire çok yardımcı. |
| nutrition | beslenme | Good nutrition is essential. | İyi beslenme şarttır. |
| nuts | kuruyemiş | I love eating nuts. | Kuruyemiş yemeyi severim. |
| obey | itaat etmek | Children must obey the rules. | Çocuklar kurallara uymalıdır. |
| object | nesne, itiraz etmek | The object is fragile. | Nesne kırılgan. |
| obligation | zorunluluk | Attendance is an obligation. | Devam zorunludur. |
| obtain | elde etmek | She obtained a scholarship. | Burs kazandı. |
| obvious | açık, bariz | It’s obvious that he’s tired. | Yorgun olduğu açık. |
| occasion | fırsat, durum | It’s a special occasion. | Bu özel bir durum. |
| occupy | işgal etmek, meşgul etmek | The army occupied the city. | Ordu şehri işgal etti. |
| occur | meydana gelmek | Accidents occur frequently. | Kazalar sık meydana gelir. |
| ocean | okyanus | The Pacific is the largest ocean. | Pasifik en büyük okyanustur. |
| odd | garip, tuhaf | That’s an odd question. | Bu garip bir soru. |
| offer | teklif etmek | They offered me a job. | Bana iş teklif ettiler. |
| office | ofis | She works in an office. | Bir ofiste çalışıyor. |
| officer | memur | The officer checked my passport. | Memur pasaportumu kontrol etti. |
| official | resmi | This is an official document. | Bu resmi bir belgedir. |
| often | sık sık | I often read books. | Sık sık kitap okurum. |
| oil | yağ, petrol | We need some olive oil. | Biraz zeytinyağı lazım. |
| old | eski, yaşlı | This house is very old. | Bu ev çok eski. |
| on | üzerinde | The book is on the table. | Kitap masanın üzerinde. |
| once | bir zamanlar, bir kere | I visited Paris once. | Bir kere Paris’i ziyaret ettim. |
| one | bir | I have one brother. | Bir erkek kardeşim var. |
| only | sadece | This is the only option. | Bu tek seçenek. |
| open | açık, açmak | The door is open. | Kapı açık. |
| operate | işletmek, çalıştırmak | They operate a hotel. | Bir otel işletiyorlar. |
| opinion | görüş | What’s your opinion? | Senin görüşün nedir? |
| opportunity | fırsat | This is a great opportunity. | Bu harika bir fırsat. |
| oppose | karşı çıkmak | Many people opposed the plan. | Birçok kişi plana karşı çıktı. |
| opposite | karşısında | The bank is opposite the school. | Banka okulun karşısında. |
| option | seçenek | This is the best option. | Bu en iyi seçenek. |
| order | sipariş, emir | I’d like to order a coffee. | Bir kahve sipariş etmek istiyorum. |
| ordinary | sıradan | It was an ordinary day. | Sıradan bir gündü. |
| organize | düzenlemek | They organized a party. | Bir parti düzenlediler. |
| organization | organizasyon | This organization helps children. | Bu organizasyon çocuklara yardım eder. |
| origin | köken | What’s the origin of this word? | Bu kelimenin kökeni nedir? |
| original | orijinal | This is the original painting. | Bu orijinal tablo. |
| other | diğer | Do you have any other questions? | Başka sorunuz var mı? |
| our | bizim | This is our house. | Bu bizim evimiz. |
| out | dışarı | He went out. | Dışarı çıktı. |
| outcome | sonuç | The outcome was surprising. | Sonuç şaşırtıcıydı. |
| outside | dışarıda | It’s cold outside. | Dışarısı soğuk. |
| over | üzerinde, bitti | The meeting is over. | Toplantı bitti. |
| own | sahip olmak | I own a small business. | Küçük bir işletmem var. |
| package | paket | The package arrived today. | Paket bugün geldi. |
| page | sayfa | Open your book to page 45. | Kitabınızı 45. sayfaya açın. |
| pain | ağrı | I have stomach pain. | Karnım ağrıyor. |
| paint | boyamak | We painted the walls blue. | Duvarları maviye boyadık. |
| pair | çift | I bought a pair of shoes. | Bir çift ayakkabı aldım. |
| paper | kağıt | I need a piece of paper. | Bir parça kağıda ihtiyacım var. |
| paragraph | paragraf | Read the first paragraph. | İlk paragrafı okuyun. |
| parallel | paralel | These lines are parallel. | Bu çizgiler paralel. |
| parent | ebeveyn | My parents live in Ankara. | Ebeveynlerim Ankara’da yaşıyor. |
| park | park, park etmek | Let’s go to the park. | Hadi parka gidelim. |
| part | bölüm, parça | This is the best part of the movie. | Filmin en iyi bölümü bu. |
| participate | katılmak | Many students participated. | Birçok öğrenci katıldı. |
| particular | belirli, özel | I have no particular plan. | Belirli bir planım yok. |
| partner | ortak, eş | She is my business partner. | O benim iş ortağım. |
| party | parti | We are organizing a party. | Bir parti düzenliyoruz. |
| pass | geçmek | He passed the exam. | Sınavı geçti. |
| passenger | yolcu | The passengers boarded the plane. | Yolcular uçağa bindi. |
| passport | pasaport | Don’t forget your passport. | Pasaportunu unutma. |
| past | geçmiş | Learn from the past. | Geçmişten ders al. |
| path | yol, patika | Follow the path to the lake. | Göl yolunu takip et. |
| patient | hasta, sabırlı | The doctor examined the patient. | Doktor hastayı muayene etti. |
| pattern | desen, kalıp | The dress has a nice pattern. | Elbisenin güzel bir deseni var. |
| pay | ödemek | Did you pay the bill? | Faturayı ödedin mi? |
| peace | barış | We want world peace. | Dünya barışı istiyoruz. |
| peak | zirve | They reached the peak. | Zirveye ulaştılar. |
| pen | kalem | I lost my pen. | Kalemimi kaybettim. |
| pencil | kurşun kalem | Use a pencil to write. | Yazmak için kurşun kalem kullan. |
| people | insanlar | People love music. | İnsanlar müziği sever. |
| percent | yüzde | Only 10 percent completed it. | Sadece yüzde 10’u tamamladı. |
| perfect | mükemmel | The weather is perfect. | Hava mükemmel. |
| perform | sergilemek | The band will perform tonight. | Grup bu akşam sahne alacak. |
| period | dönem | The exam period starts tomorrow. | Sınav dönemi yarın başlıyor. |
| permanent | kalıcı | This is a permanent solution. | Bu kalıcı bir çözüm. |
| permission | izin | You need permission to enter. | Girmek için izne ihtiyacın var. |
| person | kişi | One person is missing. | Bir kişi eksik. |
| personal | kişisel | This is personal information. | Bu kişisel bilgidir. |
| perspective | bakış açısı | Try to see it from my perspective. | Bunu benim bakış açımdan görmeye çalış. |
| persuade | ikna etmek | She persuaded me to join. | Beni katılmaya ikna etti. |
| physical | fiziksel | Physical exercise is important. | Fiziksel egzersiz önemlidir. |
| pick | seçmek, toplamak | Pick a color. | Bir renk seç. |
| picture | resim | This picture is beautiful. | Bu resim çok güzel. |
| Kelime | Anlamı | Örnek Cümle | Türkçesi |
|---|---|---|---|
| qualify | nitelendirmek, hak kazanmak | She qualified for the final. | Finale kalmaya hak kazandı. |
| quality | kalite | This product has high quality. | Bu ürün yüksek kaliteye sahip. |
| quantity | miktar | Check the quantity before ordering. | Siparişten önce miktarı kontrol et. |
| quarter | çeyrek | A quarter of the cake is gone. | Pastanın çeyreği gitti. |
| queen | kraliçe | The queen visited the city. | Kraliçe şehri ziyaret etti. |
| question | soru | Do you have any questions? | Bir sorunuz var mı? |
| quick | hızlı | She gave a quick answer. | Hızlı bir cevap verdi. |
| quickly | çabucak | He finished quickly. | Çabucak bitirdi. |
| quiet | sessiz | Please be quiet. | Lütfen sessiz olun. |
| quit | bırakmak | He quit his job. | İşini bıraktı. |
| quite | oldukça | It’s quite hot today. | Bugün oldukça sıcak. |
| quiz | bilgi testi | We have a quiz tomorrow. | Yarın bir bilgi testi var. |
| quote | alıntı yapmak | She quoted a famous author. | Ünlü bir yazardan alıntı yaptı. |
| qualified | nitelikli | He is highly qualified. | O çok nitelikli. |
| quarrel | tartışmak | They had a quarrel. | Tartıştılar. |
| quest | arama, araştırma | They are on a quest for truth. | Gerçeği arıyorlar. |
| questionnaire | anket | Please fill out the questionnaire. | Lütfen anketi doldurun. |
| queue | kuyruk, sıra | We waited in the queue. | Sırada bekledik. |
| quotation | alıntı | The article includes quotations. | Makale alıntılar içeriyor. |
| quaint | ilginç, eski moda | The village is quaint. | Köy ilginç ve eski moda. |
| quench | susuzluğunu gidermek | Water quenched my thirst. | Su susuzluğumu giderdi. |
| quicksand | kum fırtınası, batak kum | Be careful of quicksand. | Batak kuma dikkat et. |
| quietness | sessizlik | I enjoy the quietness here. | Buradaki sessizliğin tadını çıkarıyorum. |
| quintessential | özet niteliğinde, tam | This is the quintessential example. | Bu tam bir örnektir. |
| quirky | tuhaf | He has a quirky personality. | Tuhaf bir kişiliği var. |
| quit smoking | sigarayı bırakmak | He finally quit smoking. | Sonunda sigarayı bıraktı. |
| quiz show | bilgi yarışması | They joined a quiz show. | Bir bilgi yarışmasına katıldılar. |
| quota | kota | There is a quota for students. | Öğrenciler için bir kota var. |
| quotient | bölüm (matematik) | Find the quotient. | Bölümü bulun. |
| quarrelsome | kavgacı | He is very quarrelsome. | O çok kavgacı. |
| quadruple | dört katına çıkarmak | Sales quadrupled last year. | Satışlar geçen yıl dört katına çıktı. |
| quiver | titremek | Her hands quivered with fear. | Elleri korkudan titredi. |
| quench thirst | susuzluğu gidermek | A cold drink quenched my thirst. | Soğuk bir içecek susuzluğumu giderdi. |
| qualified teacher | nitelikli öğretmen | She is a qualified teacher. | O nitelikli bir öğretmen. |
| quick reaction | hızlı tepki | His quick reaction saved the day. | Hızlı tepkisi günü kurtardı. |
| quietly | sessizce | She left quietly. | Sessizce ayrıldı. |
| quench fire | yangını söndürmek | They quenched the fire quickly. | Yangını hızla söndürdüler. |
| quilt | yorgan | I bought a new quilt. | Yeni bir yorgan aldım. |
| race | yarış, ırk | The race will start soon. | Yarış yakında başlayacak. |
| rain | yağmur | It’s going to rain. | Yağmur yağacak. |
| raise | yükseltmek, artırmak | They raised the salaries. | Maaşları artırdılar. |
| range | aralık, çeşitlilik | The price range is wide. | Fiyat aralığı geniştir. |
| rapid | hızlı | The change was rapid. | Değişim hızlı oldu. |
| rare | nadir | This is a rare flower. | Bu nadir bir çiçektir. |
| rate | oran | The unemployment rate is high. | İşsizlik oranı yüksek. |
| rather | oldukça | It’s rather cold today. | Bugün oldukça soğuk. |
| reach | ulaşmak | We finally reached the hotel. | Sonunda otele ulaştık. |
| react | tepki vermek | How did he react? | Nasıl tepki verdi? |
| read | okumak | I love to read books. | Kitap okumayı seviyorum. |
| ready | hazır | Are you ready? | Hazır mısın? |
| real | gerçek | This is a real diamond. | Bu gerçek bir elmas. |
| realise (realize) | fark etmek | I just realised my mistake. | Hatasını yeni fark ettim. |
| reality | gerçeklik | Reality can be harsh. | Gerçeklik acı olabilir. |
| realize | farkına varmak | I didn’t realize you were here. | Burada olduğunu fark etmedim. |
| reason | sebep | What’s the reason? | Sebep nedir? |
| recall | hatırlamak | I can’t recall his name. | Adını hatırlayamıyorum. |
| receive | almak | I received your message. | Mesajını aldım. |
| recent | son zamanlarda | The recent news is shocking. | Son haberler şok edici. |
| recognize | tanımak | Do you recognize this song? | Bu şarkıyı tanıyor musun? |
| recommend | tavsiye etmek | Can you recommend a good book? | İyi bir kitap tavsiye edebilir misin? |
| record | kayıt, kaydetmek | Please record the meeting. | Lütfen toplantıyı kaydedin. |
| recover | iyileşmek | He recovered quickly. | Hızla iyileşti. |
| reduce | azaltmak | We need to reduce costs. | Maliyetleri azaltmalıyız. |
| refer | bahsetmek, yönlendirmek | He referred to the report. | Raporu referans gösterdi. |
| reflect | yansıtmak | The mirror reflects the light. | Ayna ışığı yansıtır. |
| refuse | reddetmek | She refused the offer. | Teklifi reddetti. |
| regard | dikkate almak | He is highly regarded. | O çok saygı görür. |
| region | bölge | This region is famous for tea. | Bu bölge çayıyla ünlüdür. |
| register | kayıt olmak | You need to register first. | Önce kayıt olmalısın. |
| regret | pişman olmak | I regret my decision. | Kararımdan pişmanım. |
| regular | düzenli | He’s a regular customer. | O, düzenli bir müşteri. |
| reject | reddetmek | They rejected my idea. | Fikrimi reddettiler. |
| relate | ilişkilendirmek | Can you relate these facts? | Bu bilgileri ilişkilendirebilir misin? |
| relation | ilişki | We have good relations. | İyi ilişkilerimiz var. |
| relative | akraba | He is a distant relative. | O, uzak bir akraba. |
| relax | rahatlamak | Let’s relax at home. | Evde rahatlayalım. |
| release | serbest bırakmak | They released the prisoner. | Mahkumu serbest bıraktılar. |
| reliable | güvenilir | He is a reliable person. | O, güvenilir bir kişidir. |
| relief | rahatlama | It was a relief to hear that. | Bunu duymak rahatlatıcıydı. |
| safe | güvenli | This place is safe. | Burası güvenli. |
| safety | güvenlik | Safety is our priority. | Güvenlik önceliğimizdir. |
| salary | maaş | Her salary is very high. | Onun maaşı çok yüksek. |
| sale | satış | The sale starts tomorrow. | İndirim yarın başlıyor. |
| same | aynı | We are in the same class. | Aynı sınıftayız. |
| satisfy | tatmin etmek | The answer satisfied me. | Cevap beni tatmin etti. |
| save | kurtarmak, biriktirmek | Save money for the future. | Gelecek için para biriktir. |
| say | söylemek | What did you say? | Ne dedin? |
| scale | ölçek | The scale of the project is huge. | Projenin ölçeği çok büyük. |
| scan | taramak | Please scan this document. | Lütfen bu belgeyi tarayın. |
| scare | korkutmak | The noise scared me. | Ses beni korkuttu. |
| schedule | program, planlamak | What’s your schedule today? | Bugünkü programın ne? |
| school | okul | I go to school every day. | Her gün okula giderim. |
| science | bilim | Science is my favorite subject. | Bilim en sevdiğim ders. |
| scientist | bilim insanı | She is a famous scientist. | O ünlü bir bilim insanı. |
| score | puan | My score was very high. | Puanım çok yüksekti. |
| search | aramak | They searched for the missing child. | Kayıp çocuğu aradılar. |
| season | mevsim | Winter is my favorite season. | Kış en sevdiğim mevsimdir. |
| seat | koltuk | Please take a seat. | Lütfen oturun. |
| second | ikinci | This is my second visit. | Bu benim ikinci ziyaretim. |
| secret | gizli | This is a secret recipe. | Bu gizli bir tarif. |
| section | bölüm | Read section three. | Üçüncü bölümü oku. |
| secure | güvenli | This area is secure. | Bu alan güvenli. |
| see | görmek | I can see you. | Seni görebiliyorum. |
| seek | aramak | He is seeking a job. | İş arıyor. |
| seem | görünmek | You seem tired. | Yorgun görünüyorsun. |
| select | seçmek | Please select one option. | Lütfen bir seçenek seçin. |
| self | kendi | Self-confidence is important. | Özgüven önemlidir. |
| sell | satmak | They sell clothes. | Onlar kıyafet satıyor. |
| send | göndermek | I will send you an email. | Sana bir e-posta göndereceğim. |
| sense | duyu, anlam | This makes no sense. | Bu hiç mantıklı değil. |
| sensitive | hassas | He is very sensitive. | O çok hassas. |
| sentence | cümle | Translate this sentence. | Bu cümleyi çevir. |
| separate | ayırmak | They separated the teams. | Takımları ayırdılar. |
| serious | ciddi | This is a serious problem. | Bu ciddi bir sorun. |
| serve | hizmet etmek | The waiter served the drinks. | Garson içecekleri servis etti. |
| service | hizmet | This hotel offers great service. | Bu otel harika hizmet sunuyor. |
| set | kurmak, ayarlamak | Set the alarm for 7 o’clock. | Alarmı saat 7’ye kur. |
| several | birkaç | I have several questions. | Birkaç sorum var. |
| share | paylaşmak | Let’s share the cost. | Hadi masrafı paylaşalım. |
| sharp | keskin | Be careful, this knife is sharp. | Dikkat et, bu bıçak keskin. |
| shelter | barınak | The shelter protects animals. | Barınak hayvanları korur. |
| table | masa | The table is round. | Masa yuvarlak. |
| take | almak | Take this umbrella with you. | Şemsiyeyi yanına al. |
| talk | konuşmak | We need to talk. | Konuşmamız lazım. |
| target | hedef | The company reached its target. | Şirket hedefine ulaştı. |
| task | görev | This is a difficult task. | Bu zor bir görev. |
| taste | tat, tatmak | The soup tastes delicious. | Çorba çok lezzetli. |
| tax | vergi | We have to pay taxes. | Vergi ödemek zorundayız. |
| teach | öğretmek | She teaches English. | O İngilizce öğretiyor. |
| teacher | öğretmen | My teacher is very kind. | Öğretmenim çok kibar. |
| team | takım | Our team won the match. | Takımımız maçı kazandı. |
| technology | teknoloji | Technology is developing fast. | Teknoloji hızla gelişiyor. |
| telephone | telefon | What’s your telephone number? | Telefon numaran nedir? |
| television | televizyon | I rarely watch television. | Nadiren televizyon izlerim. |
| tell | söylemek | Can you tell me the truth? | Bana gerçeği söyleyebilir misin? |
| temperature | sıcaklık | The temperature dropped. | Sıcaklık düştü. |
| temporary | geçici | This is a temporary solution. | Bu geçici bir çözüm. |
| tend | eğilim göstermek | He tends to be late. | Geç kalma eğilimindedir. |
| term | dönem, terim | The school term starts in September. | Okul dönemi Eylül’de başlıyor. |
| test | test, sınav | We have a test tomorrow. | Yarın sınavımız var. |
| text | metin | Read the text carefully. | Metni dikkatlice okuyun. |
| thank | teşekkür etmek | I want to thank you. | Sana teşekkür etmek istiyorum. |
| theory | teori | The theory is complicated. | Teori karmaşık. |
| therefore | bu yüzden | It rained; therefore, we stayed home. | Yağmur yağdı; bu yüzden evde kaldık. |
| threat | tehdit | Pollution is a serious threat. | Kirlilik ciddi bir tehdittir. |
| through | aracılığıyla, boyunca | We traveled through the forest. | Orman boyunca seyahat ettik. |
| ticket | bilet | I bought a concert ticket. | Konser bileti aldım. |
| time | zaman | Time flies so fast. | Zaman çok hızlı geçiyor. |
| together | birlikte | Let’s go together. | Hadi birlikte gidelim. |
| tolerate | tahammül etmek | I can’t tolerate this noise. | Bu gürültüye tahammül edemem. |
| tool | araç | A hammer is a useful tool. | Çekiç faydalı bir araçtır. |
| topic | konu | What’s today’s topic? | Bugünün konusu nedir? |
| total | toplam | The total cost is high. | Toplam maliyet yüksek. |
| tour | tur | We joined a city tour. | Bir şehir turuna katıldık. |
| tradition | gelenek | This is an old tradition. | Bu eski bir gelenektir. |
| traffic | trafik | The traffic is terrible. | Trafik berbat. |
| train | tren, eğitmek | The train arrives at 6. | Tren saat 6’da geliyor. |
| training | eğitim | They provide training for staff. | Personel için eğitim sağlıyorlar. |
| translate | çevirmek | Can you translate this sentence? | Bu cümleyi çevirebilir misin? |
| transport | taşımak, ulaşım | Public transport is cheap. | Toplu taşıma ucuzdur. |
| travel | seyahat etmek | I love to travel. | Seyahat etmeyi severim. |
| treat | tedavi etmek, davranmak | Doctors treated the patient. | Doktorlar hastayı tedavi etti. |
| trust | güvenmek | I trust you. | Sana güveniyorum. |
| ultimate | nihai, son | This is the ultimate goal. | Bu nihai hedeftir. |
| umbrella | şemsiye | Take your umbrella, it may rain. | Şemsiyeni al, yağmur yağabilir. |
| unable | yapamaz, aciz | I was unable to attend the meeting. | Toplantıya katılamadım. |
| unaware | habersiz | He was unaware of the danger. | Tehlikeden habersizdi. |
| uncertain | belirsiz | The future is uncertain. | Gelecek belirsizdir. |
| uncle | amca, dayı | My uncle lives in London. | Amcam Londra’da yaşıyor. |
| uncomfortable | rahatsız | This chair is uncomfortable. | Bu sandalye rahatsız. |
| under | altında | The book is under the table. | Kitap masanın altında. |
| undergo | geçirmek (süreç) | He underwent surgery. | Ameliyat geçirdi. |
| understand | anlamak | I understand the problem. | Sorunu anlıyorum. |
| understanding | anlayış | Mutual understanding is important. | Karşılıklı anlayış önemlidir. |
| underwater | su altı | They filmed underwater scenes. | Su altı sahneleri çektiler. |
| unemployed | işsiz | He has been unemployed for months. | Aylardır işsiz. |
| unemployment | işsizlik | Unemployment is rising. | İşsizlik artıyor. |
| unexpected | beklenmedik | It was an unexpected result. | Beklenmedik bir sonuçtu. |
| unfair | adaletsiz | The decision was unfair. | Karar adaletsizdi. |
| unfamiliar | yabancı, alışılmadık | The place felt unfamiliar. | Yer yabancı geldi. |
| unfortunately | ne yazık ki | Unfortunately, we lost the game. | Ne yazık ki maçı kaybettik. |
| unhappy | mutsuz | She looks unhappy. | Mutsuz görünüyor. |
| uniform | üniforma | Students wear uniforms. | Öğrenciler üniforma giyer. |
| unimportant | önemsiz | That detail is unimportant. | O detay önemsiz. |
| union | birlik | The workers formed a union. | İşçiler bir birlik kurdu. |
| unique | eşsiz | This design is unique. | Bu tasarım eşsiz. |
| unit | birim | This unit measures length. | Bu birim uzunluk ölçer. |
| unite | birleştirmek | They united against the enemy. | Düşmana karşı birleştiler. |
| universal | evrensel | Freedom is a universal right. | Özgürlük evrensel bir haktır. |
| universe | evren | The universe is endless. | Evren sonsuzdur. |
| university | üniversite | She studies at university. | Üniversitede okuyor. |
| unknown | bilinmeyen | The reason is unknown. | Sebep bilinmiyor. |
| unless | -madıkça | Unless you study, you’ll fail. | Çalışmadıkça başarısız olursun. |
| unlike | aksine | Unlike her brother, she is quiet. | Kardeşinin aksine, o sessizdir. |
| unlikely | olası olmayan | It’s unlikely to rain. | Yağmur yağması pek olası değil. |
| unnecessary | gereksiz | This is unnecessary detail. | Bu gereksiz bir detay. |
| unpleasant | hoş olmayan | The smell was unpleasant. | Koku hoş değildi. |
| unsuccessful | başarısız | The project was unsuccessful. | Proje başarısız oldu. |
| until | kadar | Wait until I come. | Ben gelene kadar bekle. |
| unusual | alışılmadık | His behavior is unusual. | Davranışı alışılmadık. |
| up | yukarı | Look up at the sky. | Gökyüzüne bak. |
| update | güncellemek | We need to update the system. | Sistemi güncellememiz lazım. |
| upgrade | yükseltmek | They upgraded the software. | Yazılımı yükselttiler. |
| upon | üzerine | Upon arrival, call me. | Vardığında beni ara. |
| upper | üst | The upper floor is closed. | Üst kat kapalıdır. |
| urban | kentsel | Urban life is fast. | Kentsel yaşam hızlıdır. |
| urge | dürtü, zorlamak | I urge you to listen. | Seni dinlemeye zorluyorum. |
| use | kullanmak | I use this app daily. | Bu uygulamayı her gün kullanırım. |
| useful | faydalı | This book is very useful. | Bu kitap çok faydalı. |
| usual | alışılmış | He came at the usual time. | Her zamanki saatte geldi. |
| usually | genellikle | I usually wake up early. | Genellikle erken uyanırım. |
| vacation | tatil | We are planning a summer vacation. | Yaz tatili planlıyoruz. |
| vaccine | aşı | The vaccine is effective. | Aşı etkili. |
| vacuum | vakum, süpürge | I need to vacuum the floor. | Yeri süpürmem lazım. |
| valid | geçerli | This ticket is valid for a week. | Bu bilet bir hafta geçerli. |
| valuable | değerli | This ring is very valuable. | Bu yüzük çok değerli. |
| value | değer | Honesty has great value. | Dürüstlük büyük bir değerdir. |
| variety | çeşitlilik | There is a variety of options. | Çeşitli seçenekler var. |
| various | çeşitli | He has various hobbies. | Onun çeşitli hobileri var. |
| vast | geniş | The desert is vast. | Çöl çok geniştir. |
| vegetable | sebze | I love eating vegetables. | Sebze yemeyi severim. |
| vehicle | araç | This is a large vehicle. | Bu büyük bir araç. |
| venture | girişim | This is a risky venture. | Bu riskli bir girişimdir. |
| verb | fiil | ‘Run’ is a verb. | ‘Run’ bir fiildir. |
| version | versiyon | This is the latest version. | Bu en son versiyon. |
| versus | karşı | It’s Team A versus Team B. | A Takımı B Takımına karşı. |
| vertical | dikey | Draw a vertical line. | Dikey bir çizgi çiz. |
| very | çok | I’m very happy today. | Bugün çok mutluyum. |
| vessel | gemi, kap | This vessel carries oil. | Bu gemi petrol taşıyor. |
| victim | kurban | The victim was injured. | Kurban yaralandı. |
| victory | zafer | The team celebrated their victory. | Takım zaferini kutladı. |
| video | video | We watched a funny video. | Komik bir video izledik. |
| view | görünüm, manzara | The view is amazing. | Manzara harika. |
| village | köy | My grandparents live in a village. | Büyüklerim köyde yaşıyor. |
| violence | şiddet | Violence is never the solution. | Şiddet asla çözüm değildir. |
| virtual | sanal | We attended a virtual meeting. | Sanal bir toplantıya katıldık. |
| virus | virüs | The virus spread quickly. | Virüs hızla yayıldı. |
| visible | görünür | The moon is visible tonight. | Ay bu gece görünüyor. |
| vision | görüş, vizyon | She has a clear vision. | Onun net bir vizyonu var. |
| visit | ziyaret etmek | We visited a museum. | Bir müze ziyaret ettik. |
| vital | hayati | Water is vital for life. | Su yaşam için hayati önemdedir. |
| voice | ses | Her voice is beautiful. | Onun sesi çok güzel. |
| volcano | volkan | The volcano erupted. | Volkan patladı. |
| volunteer | gönüllü | I work as a volunteer. | Gönüllü olarak çalışıyorum. |
| vote | oy vermek | Did you vote in the election? | Seçimde oy verdin mi? |
| vowel | sesli harf | ‘A’ is a vowel. | ‘A’ bir sesli harftir. |
| voyage | deniz yolculuğu | The voyage was long. | Deniz yolculuğu uzun sürdü. |
| vulnerable | savunmasız | The baby is vulnerable. | Bebek savunmasızdır. |
| value system | değerler sistemi | Every culture has a value system. | Her kültürün bir değerler sistemi vardır. |
| validity | geçerlilik | Check the validity of your ticket. | Biletinizin geçerliliğini kontrol edin. |
| wait | beklemek | Please wait for me. | Lütfen beni bekle. |
| wake | uyanmak | I wake up early every day. | Her gün erken uyanırım. |
| walk | yürümek | Let’s walk to school. | Hadi okula yürüyelim. |
| wall | duvar | The wall is white. | Duvar beyaz. |
| want | istemek | I want a cup of tea. | Bir fincan çay istiyorum. |
| war | savaş | War is destructive. | Savaş yıkıcıdır. |
| warm | ılık, sıcak | It’s warm today. | Bugün hava ılık. |
| warn | uyarmak | I warned you before. | Seni daha önce uyarmıştım. |
| wash | yıkamak | Wash your hands. | Ellerini yıka. |
| waste | israf etmek | Don’t waste water. | Suyu israf etme. |
| watch | izlemek, saat | I watched a movie. | Bir film izledim. |
| water | su | Water is essential for life. | Su yaşam için gereklidir. |
| wave | dalga | The waves are high. | Dalgalar yüksek. |
| way | yol, yöntem | There’s no other way. | Başka yol yok. |
| we | biz | We are happy today. | Bugün mutluyuz. |
| weak | zayıf | He is too weak to walk. | Yürümek için çok zayıf. |
| wealth | zenginlik | Health is more important than wealth. | Sağlık, zenginlikten daha önemlidir. |
| wear | giymek | He is wearing a blue jacket. | O, mavi bir ceket giyiyor. |
| weather | hava durumu | The weather is nice today. | Bugün hava güzel. |
| wedding | düğün | We attended a wedding. | Bir düğüne katıldık. |
| week | hafta | See you next week. | Gelecek hafta görüşürüz. |
| weight | ağırlık | What’s your weight? | Kilon kaç? |
| welcome | hoş geldin | Welcome to our home. | Evimize hoş geldiniz. |
| well | iyi | I feel well today. | Bugün kendimi iyi hissediyorum. |
| west | batı | The sun sets in the west. | Güneş batıda batar. |
| wet | ıslak | The floor is wet. | Zemin ıslak. |
| what | ne | What is your name? | Adın ne? |
| when | ne zaman | When will you arrive? | Ne zaman geleceksin? |
| where | nerede | Where do you live? | Nerede yaşıyorsun? |
| which | hangi | Which color do you prefer? | Hangi rengi tercih edersin? |
| while | -iken | While I was studying, she called. | Ben ders çalışırken, o aradı. |
| white | beyaz | The snow is white. | Kar beyazdır. |
| who | kim | Who is your teacher? | Öğretmenin kim? |
| whole | bütün | I ate the whole cake. | Bütün pastayı yedim. |
| why | neden | Why are you late? | Neden geç kaldın? |
| wide | geniş | The road is very wide. | Yol çok geniş. |
| wife | eş (kadın) | My wife is a doctor. | Eşim doktor. |
| will | -ecek, irade | I will call you. | Seni arayacağım. |
| win | kazanmak | Our team won the match. | Takımımız maçı kazandı. |
| wind | rüzgar | The wind is strong. | Rüzgar çok kuvvetli. |
| window | pencere | Open the window, please. | Lütfen pencereyi aç. |
| wise | bilge | She is a wise woman. | O bilge bir kadın. |
| wish | dilemek | I wish you success. | Sana başarılar dilerim. |
| x-ray | röntgen | They took an x-ray of his arm. | Kolunun röntgenini çektiler. |
| xenophobia | yabancı düşmanlığı | Xenophobia is a serious issue. | Yabancı düşmanlığı ciddi bir sorundur. |
| xerox | fotokopi | Can you xerox this page? | Bu sayfanın fotokopisini çekebilir misin? |
| x-axis | x ekseni | Plot the data on the x-axis. | Verileri x eksenine yerleştirin. |
| xylophone | ksilofon (müzik aleti) | The child played the xylophone. | Çocuk ksilofon çaldı. |
| xenon | ksenon (kimyasal element) | Xenon is a rare gas. | Ksenon nadir bir gazdır. |
| x-linked | X kromozomuna bağlı | This is an x-linked disease. | Bu, X kromozomuna bağlı bir hastalık. |
| xenogenic | farklı türden gelen | Xenogenic transplants are risky. | Farklı türden yapılan nakiller risklidir. |
| xenon lamp | ksenon lamba | Xenon lamps are very bright. | Ksenon lambalar çok parlaktır. |
| xeroderma | cilt kuruluğu | Xeroderma causes dry skin. | Xeroderma, cilt kuruluğuna neden olur. |
| xenotransplant | türler arası organ nakli | Xenotransplant is controversial. | Türler arası organ nakli tartışmalıdır. |
| xanthophyll | bitkisel pigment | Xanthophyll gives leaves their color. | Xanthophyll yapraklara renk verir. |
| xenogenesis | farklı özellikte yavru üretme | Xenogenesis is a rare biological phenomenon. | Xenogenesis nadir bir biyolojik olaydır. |
| x-factor | belirleyici faktör | Confidence is her x-factor. | Özgüveni onun belirleyici faktörü. |
| xenolithic | yabancı kaya içeren | The sample contains xenolithic material. | Örnek, yabancı kaya içeriyor. |
| xenobiotic | vücuda yabancı madde | Xenobiotics can be harmful. | Vücuda yabancı maddeler zararlı olabilir. |
| xenotransfusion | farklı türden kan nakli | Xenotransfusion is rarely done. | Farklı türden kan nakli nadiren yapılır. |
| xenophile | yabancı kültürlere meraklı kişi | He is a xenophile. | O, yabancı kültürlere meraklı biridir. |
| xenophobia index | yabancı düşmanlığı endeksi | The xenophobia index increased. | Yabancı düşmanlığı endeksi yükseldi. |
| x-axis rotation | x ekseni etrafında dönüş | The object undergoes x-axis rotation. | Nesne x ekseni etrafında dönüyor. |
| xiphoid | kılıç şeklinde | The xiphoid process is part of the sternum. | Xiphoid çıkıntı, göğüs kemiğinin bir parçasıdır. |
| xenograft | türler arası doku nakli | Xenografts often fail. | Türler arası doku nakilleri sık sık başarısız olur. |
| xenocracy | yabancılar tarafından yönetim | Xenocracy was unpopular. | Yabancılar tarafından yönetim hoş karşılanmadı. |
| xerophyte | kurak ortam bitkisi | Cactus is a xerophyte. | Kaktüs bir kurak ortam bitkisidir. |
| xenon headlights | ksenon far | Xenon headlights are brighter. | Ksenon farlar daha parlaktır. |
| xiphoid process | kılıç çıkıntısı | The xiphoid process is small but important. | Xiphoid çıkıntı küçük ama önemlidir. |
| x-ray machine | röntgen cihazı | The hospital has a new x-ray machine. | Hastanede yeni bir röntgen cihazı var. |
| xenogamy | farklı bitkiler arasında tozlaşma | Xenogamy increases genetic diversity. | Xenogamy genetik çeşitliliği artırır. |
| xeric | kurak | Cacti grow in xeric environments. | Kaktüsler kurak ortamlarda yetişir. |
| xiphosuran | horseshoe crab türü | Xiphosurans are ancient creatures. | Xiphosurans antik canlılardır. |
| xenon gas | ksenon gazı | Xenon gas is used in lamps. | Ksenon gazı lambalarda kullanılır. |
| xenotropic virus | farklı türü enfekte eden virüs | Xenotropic viruses are studied in labs. | Xenotropic virüsler laboratuvarlarda incelenir. |
| xerography | kuru baskı yöntemi | Xerography revolutionized printing. | Kuru baskı yöntemi baskıyı devrimleştirdi. |
| xenophobic attitude | yabancı düşmanı tavır | Xenophobic attitudes harm society. | Yabancı düşmanı tavırlar topluma zarar verir. |
| xenoestrogen | çevresel östrojen | Xenoestrogens affect hormones. | Xenoöstrojenler hormonları etkiler. |
| xenobiology | uzay biyolojisi | Xenobiology studies alien life. | Xenobiyoloji, uzaylı yaşamını inceler. |
| xeric habitat | kurak yaşam alanı | Deserts are xeric habitats. | Çöller kurak yaşam alanlarıdır. |
| xenolith | yabancı kaya parçası | The rock contains xenoliths. | Kayada yabancı kaya parçaları var. |
| x-ray diffraction | röntgen kırınımı | X-ray diffraction analyzes materials. | Röntgen kırınımı malzemeleri analiz eder. |
| x-linked disorder | X kromozomu ile geçen hastalık | Hemophilia is an x-linked disorder. | Hemofili, X kromozomu ile geçen bir hastalıktır. |
| yard | bahçe, avlu | The children are playing in the yard. | Çocuklar bahçede oynuyor. |
| year | yıl | This year has been challenging. | Bu yıl zorlu geçti. |
| yell | bağırmak | She yelled at her brother. | Kardeşine bağırdı. |
| yellow | sarı | The walls are painted yellow. | Duvarlar sarıya boyandı. |
| yes | evet | Yes, I agree with you. | Evet, sana katılıyorum. |
| yesterday | dün | We met yesterday. | Dün buluştuk. |
| yet | henüz, ama | I haven’t finished yet. | Henüz bitirmedim. |
| yield | verim, ürün vermek | This land yields good crops. | Bu toprak iyi ürün verir. |
| young | genç | He is very young. | O çok genç. |
| youth | gençlik | Youth is full of energy. | Gençlik enerji doludur. |
| your | senin | Where is your phone? | Telefonun nerede? |
| yours | seninki | This book is yours. | Bu kitap senin. |
| yourself | kendin | Help yourself. | Kendine yardım et. |
| yummy | lezzetli | This cake is yummy. | Bu kek çok lezzetli. |
| yearly | yıllık | This is a yearly event. | Bu yıllık bir etkinliktir. |
| yawn | esnemek | He yawned during the lecture. | Ders sırasında esnedi. |
| yacht | yat | They own a luxury yacht. | Lüks bir yatları var. |
| yardstick | ölçü, kıstas | Success is the yardstick here. | Başarı burada kıstas. |
| yarn | iplik | She bought red yarn. | Kırmızı iplik aldı. |
| yearn | özlemek, arzulamak | He yearns for his hometown. | Memleketini özlüyor. |
| yesterday morning | dün sabah | I saw her yesterday morning. | Onu dün sabah gördüm. |
| yogurt | yoğurt | I like homemade yogurt. | Ev yapımı yoğurdu severim. |
| yolk | yumurta sarısı | The yolk is rich in nutrients. | Yumurta sarısı besin açısından zengindir. |
| youngster | genç | The youngsters gathered at the park. | Gençler parkta toplandı. |
| yours sincerely | saygılarımla | Yours sincerely, John. | Saygılarımla, John. |
| yawn loudly | yüksek sesle esnemek | He yawned loudly. | Yüksek sesle esnedi. |
| year-end | yıl sonu | Year-end reports are ready. | Yıl sonu raporları hazır. |
| year-round | yıl boyu | This park is open year-round. | Bu park yıl boyu açıktır. |
| yesterday evening | dün akşam | I called you yesterday evening. | Seni dün akşam aradım. |
| yellowish | sarımtrak | The sky looked yellowish. | Gökyüzü sarımtrak görünüyordu. |
| yield to | boyun eğmek | He refused to yield to pressure. | Baskıya boyun eğmeyi reddetti. |
| yoga | yoga | Yoga is good for health. | Yoga sağlığa faydalıdır. |
| youthful | genç, dinç | She has a youthful spirit. | Genç bir ruha sahip. |
| yummy food | lezzetli yemek | We had some yummy food. | Lezzetli yemekler yedik. |
| yearbook | yıllık (okul) | We took photos for the yearbook. | Yıllık için fotoğraf çektik. |
| yours faithfully | saygılarımla | Yours faithfully, Jane. | Saygılarımla, Jane. |
| yellow card | sarı kart | The referee showed a yellow card. | Hakem sarı kart gösterdi. |
| yesteryear | geçen yıllar | Movies of yesteryear were simpler. | Geçmiş yılların filmleri daha sadeydi. |
| yin and yang | yin ve yang | Yin and yang symbolize balance. | Yin ve yang dengeyi simgeler. |
| Kelime | Anlamı | Örnek Cümle | Türkçesi |
|---|---|---|---|
| zebra | zebra | Zebras live in Africa. | Zebralar Afrika’da yaşar. |
| zero | sıfır | The temperature dropped to zero. | Sıcaklık sıfıra düştü. |
| zone | bölge | This is a safe zone. | Burası güvenli bir bölge. |
| zoo | hayvanat bahçesi | We visited the zoo. | Hayvanat bahçesini ziyaret ettik. |
| zoom | yakınlaştırmak | Please zoom in on the picture. | Lütfen resme yakınlaştır. |
| zigzag | zikzak | The road goes in a zigzag. | Yol zikzak çiziyor. |
| zeal | şevk, istek | She works with great zeal. | Büyük bir şevkle çalışıyor. |
| zenith | zirve, doruk | The sun reached its zenith. | Güneş zirveye ulaştı. |
| zest | keyif, neşe | He has a zest for life. | Hayattan büyük keyif alır. |
| zillion | sayısız, çok fazla | I have a zillion things to do. | Yapacak tonla işim var. |
| zip | fermuar, sıkıştırmak | Close your bag’s zip. | Çantanızın fermuarını kapatın. |
| zone out | dalgınlaşmak | I zoned out during the lecture. | Ders sırasında daldım. |
| zodiac | burç | What’s your zodiac sign? | Burçların ne? |
| zombie | zombi | The movie was about zombies. | Film zombiler hakkındaydı. |
| zinc | çinko | Zinc is important for health. | Çinko sağlık için önemlidir. |
| zen | huzur, dinginlik | Yoga brings me zen. | Yoga bana huzur getirir. |
| zap | ani darbe, elektrik vermek | The bug was zapped instantly. | Böcek anında elektrikle öldürüldü. |
| zipper | fermuar | My jacket’s zipper is broken. | Ceketimin fermuarı bozuldu. |
| zone defense | alan savunması | The team uses zone defense. | Takım alan savunması yapıyor. |
| zeitgeist | zamanın ruhu | This movie captures the zeitgeist. | Bu film zamanın ruhunu yakalıyor. |
| zoology | zooloji | He studies zoology. | O, zooloji okuyor. |
| zapper | uzaktan kumanda | Where’s the TV zapper? | Televizyon kumandası nerede? |
| zero tolerance | sıfır tolerans | There’s zero tolerance for cheating. | Kopya çekmeye sıfır tolerans var. |
| zonal | bölgesel | Zonal competitions start next month. | Bölgesel yarışmalar gelecek ay başlıyor. |
| zillionaire | aşırı zengin | He acts like a zillionaire. | Zengin biri gibi davranıyor. |
| zebra crossing | yaya geçidi | Use the zebra crossing. | Yaya geçidini kullan. |
| zoom meeting | çevrim içi toplantı | We have a Zoom meeting at 5. | Saat 5’te Zoom toplantımız var. |
| zen garden | zen bahçesi | The hotel has a zen garden. | Otelde bir zen bahçesi var. |
| zero gravity | sıfır yer çekimi | Astronauts experience zero gravity. | Astronotlar sıfır yer çekimi yaşar. |
| zestful | neşeli | She has a zestful personality. | Neşeli bir kişiliği var. |
| zippy | canlı, enerjik | He’s a zippy little boy. | O enerjik bir çocuk. |
| zealous | gayretli, hevesli | She’s a zealous student. | O, gayretli bir öğrenci. |
| zone out completely | tamamen dalmak | I zoned out completely in class. | Dersin ortasında tamamen daldım. |
| zero emission | sıfır emisyon | The car has zero emission. | Arabanın emisyonu sıfır. |
| zany | tuhaf, çılgın | His jokes are zany. | Şakaları çok tuhaf. |
| zen master | zen ustası | He trained with a zen master. | Bir zen ustasıyla çalıştı. |
| zodiac sign | burç | My zodiac sign is Leo. | Burcum Aslan. |
| zip file | sıkıştırılmış dosya | Please send a zip file. | Lütfen sıkıştırılmış dosya gönderin. |
Eğer kelimeleri harf harf çalışmak istiyorsan, harflere buradan göz atmayı unutma!