📚 YDS’de En Çok Çıkan 300 Phrasal Verb ve Cümle İçinde Kullanımları
İngilizce öğrenirken veya herhangi bir İngilizce sınavına hazırlanırken kelime ezberi yapmak en önemli adımlardan biridir. Ancak phrasal verb’ler bu süreçte zaman zaman ihmal edilmekte ya da unutulabilmektedir. Oysa İngilizce’de hem günlük konuşmalarda hem de sınavlarda phrasal verb’ler oldukça sık kullanılmaktadır. Özellikle YDS’de phrasal verb’lere sıkça rastlanır; kelime bilgimizi ölçen, sınavın ilk bölümünde mutlaka bir adet phrasal verb sorusu sorulmaktadır. Her zaman değil fakat cloze test bölümünde de zaman zaman bir soru phrasal verb’lerden gelmektedir. Bu soruları doğru cevaplamak doğrudan iki net kazandırır. Ayrıca phrasal verb’lerin; soru köklerinde, paragraflarda ve daha pek çok soruda yer almasından dolayı, onları bilmek dolaylı olarak birçok soruyu daha rahat çözmemize ciddi ölçüde kaktı sağlar. Phrasal verb’leri yalnızca anlamlarını ezberleyerek öğrenmeye çalışmak, bu kelimeleri tam anlamıyla öğrenmek ve uzun süre hatırlamak için yeterli bir yöntem değildir. Bu nedenle phrasal verb’lerin cümle içinde nasıl kullanıldığını görmek, onları daha iyi anlamak ve kalıcı hale getirmek açısından büyük önem taşır. Bu amaçla YDS sınavında en çok çıkan 300 phrasal verb’ü Türkçe karşılıklarıyla birlikte tablo halinde hazırladık ve her birini örnek cümlelerle destekledik!
| Phrasal Verb | Türkçesi | Example Sentence | Türkçe Çevirisi |
|---|---|---|---|
| account for | hesap vermek, açıklamak | Can you account for your late arrival? | Geç gelişini açıklayabilir misin? |
| act on | -e dayanarak hareket etmek | He acted on his lawyer’s advice. | Avukatının tavsiyesine göre hareket etti. |
| act out | dışa vurmak | Kids often act out their frustrations. | Çocuklar sık sık hayal kırıklıklarını dışa vurur. |
| add up | mantıklı olmak | Something about his story doesn’t add up. | Hikayesinde bir şeyler mantıklı gelmiyor. |
| add up to | toplamda -e varmak | All these bills add up to $200. | Bu faturaların hepsi toplamda 200 dolar tutuyor. |
| agree on | mutabık kalmak | They agreed on a date for the wedding. | Düğün için bir tarihte mutabık kaldılar. |
| agree with | aynı fikirde olmak | I completely agree with your assessment. | Değerlendirmenle tamamen aynı fikirdeyim. |
| aim at | hedeflemek | The new law aims at reducing pollution. | Yeni yasa kirliliği azaltmayı hedefliyor. |
| allow for | hesaba katmak | You need to allow for traffic delays. | Trafik gecikmelerini hesaba katmalısın. |
| amount to | anlamına gelmek | It amounts to breaking the law. | Bu, yasayı çiğnemek anlamına geliyor. |
| answer back | karşılık vermek | Don’t answer back when your boss is speaking. | Patronun konuşurken ona karşılık verme. |
| ask after | hatır sormak | He called to ask after your health. | Sağlığını sormak için aradı. |
| ask around | sağa sola sormak | I’ll ask around to see who knows. | Kimin bildiğini görmek için etrafa soracağım. |
| ask for | istemek | He asked for a pay rise. | Maaşına zam istedi. |
| ask out | çıkma teklif etmek | Tom asked her out on Saturday. | Tom ona cumartesi çıkma teklif etti. |
| back away | geri geri gitmek | Back away slowly from the wild animal. | Vahşi hayvandan yavaşça geri git. |
| back down | geri adım atmak | Eventually, he backed down from his threats. | Sonunda tehditlerinden geri adım attı. |
| back off | geri çekilmek | Back off, this isn’t your fight. | Geri çekil, bu senin kavgan değil. |
| back out | caymak | She backed out of the agreement at the last minute. | Son anda anlaşmadan caydı. |
| back up | yedeklemek | Don’t forget to back up your data. | Verilerini yedeklemeyi unutma. |
| bail out | kefaletle kurtarmak | His family bailed him out after the arrest. | Ailesi tutuklanınca onu kefaletle kurtardı. |
| bank on | güvenmek, bel bağlamak | You can’t just bank on luck. | Sadece şansa bel bağlayamazsın. |
| bargain for | beklemek, hesaba katmak | I didn’t bargain for this much trouble. | Bu kadar sıkıntıyı hesaba katmamıştım. |
| base on | -e dayandırmak | The article is based on true events. | Makale gerçek olaylara dayandırılmış. |
| be after | peşinde olmak | The police are after the criminal. | Polis suçlunun peşinde. |
| be against | karşı olmak | I’m against changing the rules. | Kuralların değiştirilmesine karşıyım. |
| be along | gelmek | The bus will be along soon. | Otobüs yakında gelir. |
| be away | uzakta olmak | He’s away on a business trip. | İş seyahatinde, uzakta. |
| be back | geri dönmek | I’ll be back before dinner. | Akşam yemeğinden önce geri döneceğim. |
| be down | morali bozuk olmak | She’s been down since the breakup. | Ayrılıktan beri morali bozuk. |
| be in | evde / ofiste olmak | Is your boss in today? | Patronun bugün ofiste mi? |
| be into | ilgilenmek | He’s really into jazz music. | Caza gerçekten ilgi duyuyor. |
| be off | gitmek, çıkmak | I must be off now, see you later. | Artık gitmem gerek, sonra görüşürüz. |
| be on | yayında olmak | That movie is on tonight. | O film bu akşam yayında. |
| be out | dışarıda olmak | They’re out shopping. | Onlar dışarıda alışveriş yapıyorlar. |
| be over | bitmek | The meeting is finally over. | Toplantı sonunda bitti. |
| be up | uyanık olmak | Why are you up so early? | Neden bu kadar erken ayaktasın? |
| be up to | bir şey yapmak niyetinde olmak | What are you up to this weekend? | Bu hafta sonu ne yapmayı düşünüyorsun? |
| bear on | ilgili olmak | These facts bear directly on the case. | Bu gerçekler olayla doğrudan ilgili. |
| bear out | doğrulamak | The witness’s story bears out my version. | Tanığın anlattıkları benim anlattıklarımı doğruluyor. |
| beat down | bastırmak, indirmek | The sun beat down on us all day. | Güneş bütün gün üzerimize bastırdı. |
| beat up | dövmek | A group of boys beat him up after school. | Bir grup çocuk okuldan sonra onu dövdü. |
| become of | başına gelmek | What will become of the old library? | Eski kütüphanenin başına ne gelecek? |
| beef up | güçlendirmek | They decided to beef up security. | Güvenliği güçlendirmeye karar verdiler. |
| believe in | inanmak | I believe in working hard for success. | Başarı için sıkı çalışmaya inanırım. |
| black out | bayılmak | He blacked out after seeing blood. | Kan görünce bayıldı. |
| block off | kapatmak | They blocked off the main road. | Ana yolu kapattılar. |
| blow out | patlatmak, sönmek | The wind blew out the candle. | Rüzgar mumu söndürdü. |
| blow over | geçip gitmek | The scandal will blow over in time. | Skandal zamanla geçer gider. |
| blow up | havaya uçmak, öfkelenmek | The old building blew up suddenly. | Eski bina aniden havaya uçtu. |
| break away | kaçmak, ayrılmak | The horse broke away from the stable. | At ahırdan kaçtı. |
| break down | arızalanmak, çökmek | Their car broke down in the middle of nowhere. | Arabaları ıssız bir yerde bozuldu. |
| break in | hırsızlık için eve girmek | Someone tried to break in last night. | Dün gece biri içeri girmeye çalıştı. |
| break into | zorla girmek | Burglars broke into the house. | Hırsızlar eve girdi. |
| break off | aniden durdurmak | She broke off the engagement. | Nişanı aniden bozdu. |
| break out | patlak vermek | A fight broke out at the party. | Partide kavga çıktı. |
| break through | aşmak | Scientists finally broke through the problem. | Bilim insanları sonunda sorunu aştı. |
| break up | ilişkiyi bitirmek | They broke up after five years. | Beş yıl sonra ayrıldılar. |
| bring about | meydana getirmek | The new manager brought about many changes. | Yeni müdür birçok değişiklik yaptı. |
| bring along | beraberinde getirmek | You can bring along a friend. | Bir arkadaşını da getirebilirsin. |
| bring back | hatırlatmak | This song brings back memories. | Bu şarkı bana anıları hatırlatıyor. |
| bring down | azaltmak, yıkmak | The new law may bring down taxes. | Yeni yasa vergileri azaltabilir. |
| bring forward | öne almak | Can we bring forward the meeting? | Toplantıyı öne alabilir miyiz? |
| bring in | içeri almak, kazandırmak | That strategy brought in a lot of money. | O strateji çok para kazandırdı. |
| bring off | başarıyla yapmak | She brought off a difficult negotiation. | Zor bir müzakereyi başarıyla yürüttü. |
| bring on | sebep olmak | Stress can bring on headaches. | Stres baş ağrılarına sebep olabilir. |
| bring out | piyasaya sürmek | They brought out a new product line. | Yeni bir ürün serisi çıkardılar. |
| bring round | ikna etmek | I managed to bring him round to my way of thinking. | Onu benim düşünceme ikna etmeyi başardım. |
| bring up | çocuk büyütmek, konu açmak | She brought up the question of money. | Para konusunu gündeme getirdi. |
| brush up | tazelemek | I need to brush up my driving skills. | Sürüş becerilerimi tazelemem lazım. |
| build up | artırmak, geliştirmek | He built up a huge collection of stamps. | Dev bir pul koleksiyonu oluşturdu. |
| bump into | tesadüfen karşılaşmak | I bumped into my teacher at the supermarket. | Marketten öğretmenime rastladım. |
| burn down | tamamen yanmak | The warehouse burned down last week. | Depo geçen hafta tamamen yandı. |
| burn out | tükenmek | If you work too much, you’ll burn out. | Çok çalışırsan tükenirsin. |
| burst into | aniden başlamak | She burst into tears. | Birdenbire ağlamaya başladı. |
| butt in | araya girmek | Don’t butt in when we’re talking. | Biz konuşurken araya girme. |
| buy out | hisseleri almak | They bought out the partner’s shares. | Ortağın hisselerini satın aldılar. |
| buy up | topluca satın almak | Companies are buying up farmland. | Şirketler tarım arazilerini topluca alıyor. |
| call back | geri aramak | I’ll call you back after lunch. | Öğle yemeğinden sonra seni geri ararım. |
| call for | gerektirmek | This situation calls for quick action. | Bu durum hızlı hareket gerektiriyor. |
| call in | çağırmak | They called in an expert to solve the problem. | Sorunu çözmek için bir uzman çağırdılar. |
| call off | iptal etmek | They called off the picnic because of rain. | Yağmur yüzünden pikniği iptal ettiler. |
| call on | uğramak, ziyaret etmek | I’ll call on you tomorrow. | Yarın sana uğrarım. |
| call up | telefonla aramak | He called me up late at night. | Gece geç vakit beni aradı. |
| care for | ilgilenmek | She cares for her elderly neighbor. | Yaşlı komşusuyla ilgileniyor. |
| carry away | kendinden geçirmek | The music carried her away. | Müzik onu kendinden geçirdi. |
| carry off | başarıyla yapmak | He carried off the role with ease. | Rolü büyük bir rahatlıkla oynadı. |
| carry on | sürdürmek | Carry on with your work. | İşine devam et. |
| carry out | gerçekleştirmek | They carried out the plan exactly. | Planı tam olarak uyguladılar. |
| carve out | şekillendirmek | He carved out a reputation as a great chef. | Harika bir şef olarak ün kazandı. |
| catch on | moda olmak | This style is catching on quickly. | Bu tarz hızla moda oluyor. |
| catch up | yetişmek | I have to catch up on my emails. | E-postalarımı yetişmem gerekiyor. |
| check in | kayıt yaptırmak | We checked in at the airport. | Havalimanında check-in yaptık. |
| check out | kontrol etmek, çıkış yapmak | Check out this website. | Şu web sitesine bak. |
| cheer up | neşelenmek | Cheer up, tomorrow will be better. | Neşelen, yarın daha iyi olacak. |
| chip in | para katkısı yapmak | Everyone chipped in for the present. | Herkes hediyeye katkıda bulundu. |
| chop down | ağaç kesmek | They chopped down the old oak tree. | Eski meşe ağacını kestiler. |
| clear away | ortadan kaldırmak | Clear away these plates, please. | Bu tabakları kaldır lütfen. |
| clear up | düzelmek, açılmak | The weather cleared up by afternoon. | Hava öğlene doğru açıldı. |
| close down | kalıcı olarak kapatmak | They had to close down the shop. | Dükkanı kapatmak zorunda kaldılar. |
| come about | meydana gelmek | How did this situation come about? | Bu durum nasıl meydana geldi? |
| come across | rastlamak | I came across an interesting article. | İlginç bir makaleye rastladım. |
| come along | ortaya çıkmak, eşlik etmek | A new opportunity might come along. | Yeni bir fırsat çıkabilir. |
| come around | ayılmak, uğramak | He came around after fainting. | Bayıldıktan sonra ayıldı. |
| come back | geri dönmek | She came back from Germany last week. | Geçen hafta Almanya’dan döndü. |
| come by | elde etmek | Good employees are hard to come by. | İyi çalışan bulmak zordur. |
| come down | azalmak, inmek | The price of gas has come down recently. | Benzin fiyatı son zamanlarda düştü. |
| come in | girmek | Come in, the door is open. | İçeri gir, kapı açık. |
| come into | miras almak | She came into a lot of money. | Büyük bir miras aldı. |
| come off | gerçekleşmek | The event came off perfectly. | Etkinlik mükemmel gerçekleşti. |
| come on | hadi | Come on, we’re going to be late! | Hadi, geç kalacağız! |
| come out | ortaya çıkmak | The truth finally came out. | Gerçek sonunda ortaya çıktı. |
| come over | ziyarete gelmek | Why don’t you come over tonight? | Bu gece bize gelmek ister misin? |
| come through | başarılı olmak | He came through for us in the end. | Sonunda bize destek oldu. |
| come to | aklına gelmek, ayılmak | It just came to me that I forgot my keys. | Anahtarlarımı unuttuğum aklıma geldi. |
| come up | ortaya çıkmak | Something important has come up. | Önemli bir şey ortaya çıktı. |
| come up with | bulmak | She came up with a clever solution. | Zeki bir çözüm buldu. |
| count on | güvenmek | You can always count on me. | Her zaman bana güvenebilirsin. |
| crack down | sıkı önlem almak | The police are cracking down on speeding. | Polis hız yapanlara sıkı önlem alıyor. |
| cross out | üstünü çizmek | Cross out the wrong answers. | Yanlış cevapların üstünü çiz. |
| cut back | kısmak, azaltmak | We have to cut back on spending. | Harcamaları kısmamız lazım. |
| cut down | azaltmak, kesmek | I’m trying to cut down on sugar. | Şeker tüketimini azaltmaya çalışıyorum. |
| cut off | kesmek | The storm cut off electricity. | Fırtına elektriği kesti. |
| cut out | bırakmak | I cut out coffee last year. | Geçen yıl kahveyi bıraktım. |
| deal with | başa çıkmak | I have to deal with this problem now. | Bu problemle şimdi başa çıkmalıyım. |
| decide on | seçmek, karar vermek | Have you decided on a name for the baby? | Bebek için bir isim seçtin mi? |
| die away | yavaşça kaybolmak | The sound of the music died away. | Müziğin sesi yavaşça kayboldu. |
| die down | yatışmak | The excitement will soon die down. | Heyecan yakında yatışır. |
| dig up | ortaya çıkarmak | They dug up some old coins. | Birkaç eski para buldular. |
| do away with | ortadan kaldırmak | They did away with the old rules. | Eski kuralları ortadan kaldırdılar. |
| do up | onarmak | They did up the old cottage. | Eski kulübeyi onardılar. |
| do without | -sız idare etmek | I can do without dessert today. | Bugün tatlısız idare edebilirim. |
| drag on | uzayıp gitmek | The meeting dragged on for hours. | Toplantı saatlerce sürdü. |
| draw back | geri çekilmek | He drew back in surprise. | Şaşkınlıkla geri çekildi. |
| draw up | düzenlemek | They drew up a contract. | Bir sözleşme hazırladılar. |
| dress up | şık giyinmek | We dressed up for the occasion. | Bu özel gün için şık giyindik. |
| drop by | uğramak | I’ll drop by your office later. | Sonra ofisine uğrarım. |
| drop off | arabayla bırakmak | Can you drop me off at the station? | Beni istasyonda bırakabilir misin? |
| drop out | okulu bırakmak | He dropped out of high school. | Liseyi bıraktı. |
| ease off | hafiflemek | The rain is starting to ease off. | Yağmur hafiflemeye başladı. |
| eat out | dışarıda yemek | We often eat out on weekends. | Hafta sonları sık sık dışarıda yeriz. |
| end up | sonunda -mek | He ended up working there by chance. | Tesadüfen orada çalışır oldu. |
| even out | dengelenmek | Over time, things will even out. | Zamanla her şey dengelenecek. |
| expand on | ayrıntılandırmak | Could you expand on your idea? | Fikrini biraz daha açar mısın? |
| face up to | cesaretle karşılamak | You need to face up to the facts. | Gerçeklerle yüzleşmelisin. |
| fall apart | parçalanmak | The chair fell apart when I sat down. | Sandalyeye oturunca parçalandı. |
| fall back on | başvurmak | I can always fall back on my savings. | Her zaman birikimlerime başvurabilirim. |
| fall behind | geride kalmak | He fell behind in his studies. | Derslerinde geri kaldı. |
| fall for | aşık olmak, kanmak | He fell for her the moment they met. | Onu gördüğü an aşık oldu. |
| fall off | düşmek | The number of visitors fell off after summer. | Yazdan sonra ziyaretçi sayısı düştü. |
| fall out | kavga etmek, bozuşmak | They fell out over a silly misunderstanding. | Aptalca bir yanlış anlaşılma yüzünden bozuştular. |
| fall through | başarısız olmak | The deal fell through at the last minute. | Anlaşma son anda başarısız oldu. |
| figure out | çözmek | I finally figured out the problem. | Sorunu sonunda çözdüm. |
| fill in | doldurmak | Please fill in this form. | Lütfen bu formu doldurun. |
| fill out | tümünü doldurmak | She filled out the application completely. | Başvuruyu tamamen doldurdu. |
| fill up | tam doldurmak | Fill up the glass with water. | Bardağı suyla doldur. |
| find out | keşfetmek, öğrenmek | I found out he was lying. | Yalan söylediğini öğrendim. |
| finish off | bitirmek | Let’s finish off this project today. | Bu projeyi bugün bitirelim. |
| fit in | uyum sağlamak | He never really fit in with the group. | Gruba hiç gerçekten uyum sağlayamadı. |
| fix up | onarmak, düzeltmek | They fixed up the garden last week. | Geçen hafta bahçeyi düzenlediler. |
| follow through | sonunu getirmek | You need to follow through with your promises. | Sözlerinin sonunu getirmelisin. |
| follow up | devam ettirmek | I’ll follow up on that issue tomorrow. | O konuyu yarın takip edeceğim. |
| fool around | aylak aylak dolaşmak | Stop fooling around and focus! | Aylak aylak dolaşmayı bırak ve odaklan! |
| freak out | paniklemek | Don’t freak out, it’s just a test. | Panik yapma, bu sadece bir test. |
| get across | anlatmak | I couldn’t get my point across. | Ne demek istediğimi anlatamadım. |
| get ahead | ilerlemek | He’s trying to get ahead in his career. | Kariyerinde ilerlemeye çalışıyor. |
| get along | iyi geçinmek | Do you get along with your neighbors? | Komşularınla iyi geçiniyor musun? |
| get around | dolaşmak | It’s easy to get around town by bike. | Şehirde bisikletle dolaşmak kolay. |
| get at | ulaşmak, ima etmek | What exactly are you trying to get at? | Tam olarak ne demek istiyorsun? |
| get away | kaçmak | The thief managed to get away. | Hırsız kaçmayı başardı. |
| get back | geri dönmek | When did you get back from holiday? | Tatilden ne zaman döndün? |
| get back at | intikam almak | He got back at them for the prank. | Şaka için onlardan intikam aldı. |
| get by | idare etmek | We get by on very little money. | Çok az parayla idare ediyoruz. |
| get down | moralini bozmak | This gloomy weather really gets me down. | Bu kasvetli hava moralimi gerçekten bozuyor. |
| get in | girmek, binmek | Get in the car, it’s raining. | Arabaya bin, yağmur yağıyor. |
| get off | inmek | Get off at the next stop. | Bir sonraki durakta in. |
| get on | binmek, ilerlemek | Get on the bus quickly. | Otobüse çabuk bin. |
| get out | dışarı çıkmak | Get out of here right now! | Şu anda buradan çık! |
| get over | üstesinden gelmek | It took her months to get over the breakup. | Ayrılığın üstesinden gelmesi aylar sürdü. |
| get rid of | kurtulmak | Get rid of those old magazines. | Şu eski dergilerden kurtul. |
| get through | zor bir şeyi başarmak | We’ll get through this together. | Bunun üstesinden birlikte geleceğiz. |
| get to | ulaşmak, varmak | What time did you get to work? | İşe saat kaçta vardın? |
| get together | buluşmak | Let’s get together for coffee tomorrow. | Yarın kahve içmek için buluşalım. |
| get up | kalkmak | I usually get up at 6 AM. | Genelde sabah 6’da kalkarım. |
| give away | bağışlamak | They gave away all their old furniture. | Tüm eski mobilyalarını bağışladılar. |
| give back | geri vermek | Please give my book back. | Lütfen kitabımı geri ver. |
| give in | pes etmek | He finally gave in to temptation. | Sonunda cazibeye yenik düştü. |
| give off | yaymak | These flowers give off a wonderful smell. | Bu çiçekler harika bir koku yayıyor. |
| give out | tükenmek, dağıtmak | The teacher gave out the exams. | Öğretmen sınavları dağıttı. |
| give up | vazgeçmek | Never give up on your dreams. | Hayallerinden asla vazgeçme. |
| go about | bir şeyi yapma biçimi | How do you go about fixing this? | Bunu nasıl tamir ediyorsun? |
| go after | peşinden gitmek | He went after his lost dog. | Kayıp köpeğinin peşinden gitti. |
| go ahead | devam et | Go ahead and start without me. | Ben olmadan başla, devam et. |
| go along with | katılmak | I’ll go along with your decision. | Senin kararına katılacağım. |
| go around | dolaşmak, yayılmak | There’s a rumor going around. | Ortada bir söylenti dolaşıyor. |
| go away | gitmek | I wish this headache would go away. | Keşke bu baş ağrısı geçse. |
| go back | geri dönmek | Are you going back to Spain this year? | Bu yıl tekrar İspanya’ya gidecek misin? |
| go by | geçip gitmek | Time went by so quickly. | Zaman çok hızlı geçti. |
| go down | azalmak | Sales went down last month. | Satışlar geçen ay azaldı. |
| go for | seçmek, tercih etmek | I think I’ll go for the chocolate cake. | Sanırım çikolatalı pastayı seçeceğim. |
| go in | içeri girmek | Let’s go in before it gets dark. | Hava kararmadan içeri girelim. |
| go off | patlamak, bozulmak | The bomb could go off at any moment. | Bomba her an patlayabilir. |
| go on | devam etmek | The show must go on. | Gösteri devam etmeli. |
| go out | dışarı çıkmak | We usually go out on Friday nights. | Genelde cuma geceleri dışarı çıkarız. |
| go over | incelemek | Go over these notes before the meeting. | Toplantıdan önce bu notları incele. |
| go through | yaşamak, geçirmek | She went through a lot last year. | Geçen yıl çok şey yaşadı. |
| go up | yükselmek | Prices went up again this week. | Fiyatlar bu hafta yine yükseldi. |
| go with | uymak, eşlik etmek | That scarf goes well with your jacket. | O atkı ceketinle çok iyi gidiyor. |
| grow up | büyümek | I grew up in a small coastal town. | Küçük bir sahil kasabasında büyüdüm. |
| guard against | önlem almak | You should guard against fraud. | Dolandırıcılığa karşı önlem almalısın. |
| hand down | devretmek | This tradition was handed down for generations. | Bu gelenek nesiller boyu aktarıldı. |
| hand in | teslim etmek | Please hand in your reports by Monday. | Lütfen raporlarınızı pazartesiye kadar teslim edin. |
| hand out | dağıtmak | They handed out leaflets at the event. | Etkinlikte broşürler dağıttılar. |
| hand over | teslim etmek | The suspect handed over his weapon. | Şüpheli silahını teslim etti. |
| hang around | takılmak, oyalanmak | We used to hang around the old café. | Eskiden o eski kafede takılırdık. |
| hang on | beklemek | Hang on a minute, I’m almost ready. | Bir dakika bekle, neredeyse hazırım. |
| hang out | zaman geçirmek | I love hanging out with my cousins. | Kuzenlerimle zaman geçirmeyi seviyorum. |
| hang up | telefonu kapatmak | She hung up on me without saying goodbye. | Veda etmeden telefonu yüzüme kapattı. |
| head for | -e yönelmek | We’re heading for the mountains tomorrow. | Yarın dağlara doğru gidiyoruz. |
| hear from | birinden haber almak | I haven’t heard from him in weeks. | Haftalardır ondan haber almadım. |
| hit back | karşılık vermek | The politician hit back at his critics. | Politikacı eleştirmenlerine karşılık verdi. |
| hit on | (bir fikir) bulmak | He hit on a brilliant solution. | Harika bir çözüm buldu. |
| hold back | geri tutmak | Try not to hold back your emotions. | Duygularını geri tutmamaya çalış. |
| hold on | dayanmak, beklemek | Hold on tight, we’re going fast! | Sıkı tutun, hızlı gidiyoruz! |
| hold out | dayanmak | I don’t know how long we can hold out. | Ne kadar dayanabileceğimizi bilmiyorum. |
| hold up | geciktirmek | The accident held up traffic for hours. | Kaza trafiği saatlerce geciktirdi. |
| iron out | pürüzleri gidermek | Let’s iron out the details tomorrow. | Detayları yarın netleştirelim. |
| keep at | devam etmek | Keep at it, you’re improving! | Devam et, gelişiyorsun! |
| keep away | uzak durmak | Keep away from the edge. | Kenardan uzak dur. |
| keep back | geride tutmak | The police kept the crowd back. | Polis kalabalığı geride tuttu. |
| keep down | bastırmak | Please keep your voice down. | Lütfen sesini alçak tut. |
| keep off | dokunmamak, uzak durmak | Keep off the wet paint. | Islak boyaya dokunma. |
| keep on | sürdürmek | Keep on studying every day. | Her gün çalışmayı sürdür. |
| keep out | dışarıda tutmak | Keep out of my room! | Odamdan dışarıda kal! |
| keep up | yetişmek, devam etmek | I can’t keep up with your pace. | Senin hızına yetişemiyorum. |
| kick off | başlamak | The concert kicks off at 9 PM. | Konser akşam 9’da başlıyor. |
| knock down | devirmek | The wind knocked down the sign. | Rüzgar tabelayı devirdi. |
| knock out | nakavt etmek | The boxer knocked out his opponent. | Boksör rakibini nakavt etti. |
| lay off | işten çıkarmak | The company laid off fifty workers. | Şirket elli işçiyi işten çıkardı. |
| leave out | hariç tutmak | Don’t leave out any important details. | Önemli detayları atlama. |
| let down | hayal kırıklığına uğratmak | Please don’t let me down this time. | Lütfen bu sefer beni hayal kırıklığına uğratma. |
| let in | içeri almak | They finally let us in after waiting. | Bekledikten sonra bizi içeri aldılar. |
| let off | affetmek | The teacher let them off with a warning. | Öğretmen onları uyarıyla affetti. |
| let out | salmak, bırakmak | She let out a sigh of relief. | Rahatlamış bir nefes verdi. |
| lie down | uzanmak | I need to lie down for a bit. | Biraz uzanmam gerekiyor. |
| light up | ışıldamak | His face lit up when he saw the gift. | Hediyeyi görünce yüzü ışıldadı. |
| live on | geçinmek | They live on very little money. | Çok az parayla geçiniyorlar. |
| live up to | beklentileri karşılamak | The movie didn’t live up to the hype. | Film beklentileri karşılamadı. |
| look after | ilgilenmek | Can you look after my plants while I’m away? | Ben yokken bitkilerime bakabilir misin? |
| look ahead | geleceğe bakmak | We should look ahead and prepare for changes. | Geleceğe bakıp değişikliklere hazırlıklı olmalıyız. |
| look around | etrafa bakmak | Let’s look around the city center. | Şehir merkezinde biraz dolaşalım. |
| look at | bakmak | Look at this photo, isn’t it beautiful? | Şu fotoğrafa bak, çok güzel değil mi? |
| look back | geçmişi düşünmek | Don’t look back, keep moving forward. | Geçmişe bakma, ileri gitmeye devam et. |
| look down on | küçümsemek | He tends to look down on people who earn less. | Daha az kazanan insanları küçümseme eğiliminde. |
| look for | aramak | I’m looking for my phone, have you seen it? | Telefonumu arıyorum, gördün mü? |
| look forward to | dört gözle beklemek | I look forward to meeting you again. | Seni tekrar görmeyi dört gözle bekliyorum. |
| look into | araştırmak | The manager promised to look into the complaint. | Müdür şikayeti araştıracağına söz verdi. |
| look out | dikkat etmek | Look out! There’s a bike coming. | Dikkat et! Bir bisiklet geliyor. |
| look over | hızlıca incelemek | Look over your essay before you submit it. | Yazını teslim etmeden önce hızlıca gözden geçir. |
| look through | detaylı bakmak | I’ll look through these files tonight. | Bu dosyalara bu gece detaylı bakacağım. |
| look up | sözlükte/rehberde aramak | Look up the address on your phone. | Adresi telefonunda ara. |
| look up to | hayranlık duymak | Many young players look up to him. | Birçok genç oyuncu ona hayranlık duyuyor. |
| make for | -e doğru gitmek | After dinner, we made for home. | Akşam yemeğinden sonra eve doğru gittik. |
| make out | anlamak, seçmek | I couldn’t make out what she was saying. | Ne dediğini anlayamadım. |
| make up | telafi etmek, uydurmak | He made up an excuse for being late. | Geç kaldığı için bir bahane uydurdu. |
| mix up | karıştırmak | Sorry, I mixed up your names. | Üzgünüm, isimlerinizi karıştırdım. |
| pass away | vefat etmek | His uncle passed away last month. | Amcası geçen ay vefat etti. |
| pass out | bayılmak | She almost passed out from the heat. | Sıcaktan neredeyse bayılıyordu. |
| pay back | borcunu ödemek | I’ll pay you back next week. | Sana gelecek hafta geri ödeyeceğim. |
| pay off | karşılığını vermek | All those hours of study paid off. | O kadar saatlik çalışma karşılığını verdi. |
| pick out | seçmek | Pick out a book you like. | Hoşuna giden bir kitap seç. |
| pick up | almak, toparlamak | Can you pick up the kids from school? | Çocukları okuldan alabilir misin? |
| point out | işaret etmek | He pointed out several mistakes in the report. | Rapordaki birkaç hatayı işaret etti. |
| pull down | yıkmak | They pulled down the old cinema. | Eski sinemayı yıktılar. |
| pull off | başarmak | They pulled off an incredible comeback. | İnanılmaz bir geri dönüş başardılar. |
| pull out | çekip çıkarmak, çekilmek | The troops will pull out by next month. | Askerler gelecek aya kadar çekilecek. |
| pull through | iyileşmek, atlatmak | He pulled through after a long illness. | Uzun bir hastalıktan sonra iyileşti. |
| put aside | bir kenara koymak | Put aside your differences and work together. | Farklılıklarınızı bir kenara bırakın ve birlikte çalışın. |
| put away | yerine koymak | Please put away your toys. | Lütfen oyuncaklarını yerine koy. |
| put down | yere koymak, bastırmak | He put down his bag and sat. | Çantasını yere koyup oturdu. |
| put forward | ileri sürmek | She put forward a bold proposal. | Cesur bir öneri sundu. |
| put off | ertelemek | They put off the meeting until Friday. | Toplantıyı cumaya ertelediler. |
| put on | giymek | Put on your shoes, we’re leaving. | Ayakkabılarını giy, gidiyoruz. |
| put out | söndürmek | The firefighters put out the fire quickly. | İtfaiyeciler yangını hızla söndürdü. |
| put through | bağlamak (telefon) | I’ll put you through to the director. | Sizi yönetmene bağlayacağım. |
| put up | misafir etmek, asmak | They put us up for the night. | O gece bizi misafir ettiler. |
| put up with | katlanmak | I can’t put up with this noise anymore. | Bu gürültüye daha fazla katlanamıyorum. |
| rule out | göz ardı etmek | The doctor ruled out cancer. | Doktor kanseri göz ardı etti. |
| run across | rastlamak | I ran across an old letter yesterday. | Dün eski bir mektuba rastladım. |
| run after | peşinden koşmak | The dog ran after the cat. | Köpek kedinin peşinden koştu. |
| run away | kaçmak | The thief ran away before the police arrived. | Polis gelmeden hırsız kaçtı. |
| run down | eleştirmek, bitmek | Don’t run yourself down like that. | Kendini böyle kötüleme. |
| run into | rastlamak, çarpmak | I ran into my teacher at the store. | Mağazada öğretmenime rastladım. |
| run out | tükenmek | We ran out of milk this morning. | Bu sabah sütümüz tükendi. |
| run over | üzerinden geçmek | The car ran over a snake. | Araba bir yılanın üzerinden geçti. |
| set about | başlamak | They set about fixing the roof. | Çatıyı tamir etmeye başladılar. |
| set aside | ayırmak | Set aside some time to relax. | Rahatlamak için biraz zaman ayır. |
| set off | yola çıkmak | We set off early to avoid traffic. | Trafiğe yakalanmamak için erken yola çıktık. |
| set out | bir amaçla yola koyulmak | He set out to change the world. | Dünyayı değiştirmek için yola koyuldu. |
| set up | kurmak | They set up a tent by the river. | Nehir kenarına bir çadır kurdular. |
| show off | gösteriş yapmak | Stop trying to show off all the time. | Sürekli gösteriş yapmayı bırak. |
| show up | ortaya çıkmak | He showed up an hour late. | Bir saat geç ortaya çıktı. |
| shut down | kapatmak | They shut down the plant due to safety concerns. | Güvenlik endişeleri nedeniyle fabrikayı kapattılar. |
| shut out | dışlamak | They shut out the possibility completely. | O olasılığı tamamen dışladılar. |
| sign up | kayıt olmak | I signed up for a Spanish class. | İspanyolca kursuna kaydoldum. |
| sort out | çözmek | We’ll sort out this mess tomorrow. | Bu karmaşayı yarın çözeceğiz. |
| stand by | destek olmak | I’ll stand by you no matter what. | Ne olursa olsun yanında olacağım. |
| stand for | temsil etmek | NATO stands for North Atlantic Treaty Organization. | NATO Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütünü temsil eder. |
| stand out | göze çarpmak | Her red dress really stood out at the party. | Kırmızı elbisesi partide gerçekten göze çarptı. |
| stand up | ayağa kalkmak | Everyone stood up when the judge entered. | Hakim girince herkes ayağa kalktı. |
| zip up | fermuarı çekmek | Zip up your coat, it’s freezing outside. | Montunun fermuarını çek, dışarısı buz gibi. |
Eğer YDS’de çıkan diğer kelimelerde eksiklerin varsa, en çok çıkan kelimelere buradan göz atmayı unutma!