📚 YDS’de En Çok Çıkan 1000 Kelime ve Cümle İçinde Kullanımları
İngilizce öğrenirken ya da herhangi bir İngilizce sınavına hazırlanırken, kelime bilgisi her zaman temel bir unsurdur. Aslında dil öğrenmenin yolu kelimelerden geçer. Ne kadar fazla kelime bilirsek, hem okuduğumuzu hem de dinlediğimizi o kadar rahat anlar, aynı zamanda kendimizi ifade ederken daha doğru ve zengin cümleler kurabiliriz.
YDS’de kelime bilgisi sadece doğrudan kelime sorularıyla test edilmez. Paragraflarda, cümle tamamlama bölümlerinde ve hatta gramer sorularında bile güçlü bir kelime bilgisine sahip olmanız büyük avantaj sağlar. Ne kadar geniş bir kelime hazinesine sahip olursanız, soruları o kadar hızlı ve doğru çözersiniz.
Bu amaçla, senin için en sık karşılaşılan 1000 İngilizce kelimeyi kapsayan, isim, fiil ve sıfatlardan oluşan geniş bir tablo hazırladık. Her kelimenin yanında örnek cümleler yer alıyor. Böylece kelimeyi yalnızca sözlük anlamıyla değil, cümle içinde nasıl geçtiğini de görerek öğreneceksin. Bu yöntem, kelimenin hem anlamını hem de kullanımını hafızana daha kalıcı bir şekilde yerleştirmeni sağlar.
| Kelime | Türkçe Anlamı | Örnek Cümle | Türkçe Anlamı |
|---|---|---|---|
| ability | yetenek | She has the ability to learn quickly. | Hızlı öğrenme yeteneği var. |
| abolish | yürürlükten kaldırmak | They want to abolish the old law. | Eski yasayı yürürlükten kaldırmak istiyorlar. |
| abroad | yurt dışında | He studied abroad for two years. | İki yıl yurt dışında okudu. |
| absence | yokluk | His absence was noticed. | Onun yokluğu fark edildi. |
| absolute | mutlak | We need absolute honesty here. | Burada mutlak dürüstlüğe ihtiyacımız var. |
| absorb | emmek | Plants absorb water from the soil. | Bitkiler topraktan su emer. |
| abstract | soyut | Love is an abstract concept. | Aşk soyut bir kavramdır. |
| abuse | kötüye kullanmak / istismar | He abused his power. | Gücünü kötüye kullandı. |
| accelerate | hızlanmak | The car accelerated quickly. | Araba hızla hızlandı. |
| accept | kabul etmek | Do you accept my offer? | Teklifimi kabul ediyor musun? |
| access | erişim | We have access to the internet. | İnternete erişimimiz var. |
| accompany | eşlik etmek | I’ll accompany you to the station. | Sana istasyona kadar eşlik edeceğim. |
| accomplish | başarmak | They accomplished their goal. | Hedeflerini başardılar. |
| account | hesap / açıklama | I opened a bank account. | Banka hesabı açtım. |
| accurate | doğru, tam | The data is accurate. | Veriler doğru. |
| accuse | suçlamak | They accused him of theft. | Onu hırsızlıkla suçladılar. |
| achieve | başarmak | She achieved great success. | Büyük başarı elde etti. |
| acknowledge | kabul etmek | He acknowledged his mistake. | Hatasını kabul etti. |
| acquire | edinmek | He acquired a lot of knowledge. | Çok bilgi edindi. |
| adapt | uyum sağlamak | They adapted to the new rules. | Yeni kurallara uyum sağladılar. |
| add | eklemek | Please add some sugar. | Lütfen biraz şeker ekle. |
| address | hitap etmek / adres | What’s your address? | Adresin nedir? |
| adequate | yeterli | The food was adequate. | Yemek yeterliydi. |
| adjust | ayarlamak | Adjust the seat height. | Koltuğun yüksekliğini ayarla. |
| administer | idare etmek | The teacher administers the test. | Öğretmen testi idare ediyor. |
| admire | hayran olmak | I admire your courage. | Cesaretine hayranım. |
| admit | itiraf etmek / kabul etmek | He admitted his guilt. | Suçunu itiraf etti. |
| adopt | benimsemek / evlat edinmek | They adopted a new policy. | Yeni bir politika benimsediler. |
| advance | ilerlemek | Technology advances rapidly. | Teknoloji hızla ilerliyor. |
| advantage | avantaj | What are the advantages? | Avantajları nelerdir? |
| adventure | macera | They went on an adventure. | Bir maceraya atıldılar. |
| adverse | olumsuz | Adverse weather delayed the flight. | Olumsuz hava uçuşu geciktirdi. |
| advise | tavsiye etmek | Can you advise me? | Bana tavsiye verebilir misin? |
| advocate | savunmak / avukat | He advocates for human rights. | İnsan haklarını savunuyor. |
| affect | etkilemek | The weather affects my mood. | Hava ruh halimi etkiler. |
| afford | gücü yetmek | I can’t afford a new car. | Yeni bir araba almaya gücüm yetmez. |
| agency | ajans / kurum | I work for an advertising agency. | Bir reklam ajansında çalışıyorum. |
| agenda | gündem | What’s on the agenda? | Gündemde ne var? |
| aggressive | saldırgan | He became aggressive. | Saldırganlaştı. |
| aid | yardım | They sent aid to the victims. | Mağdurlara yardım gönderdiler. |
| aim | amaçlamak | I aim to finish today. | Bugün bitirmeyi amaçlıyorum. |
| alert | dikkatli / uyanık | Stay alert while driving. | Araç kullanırken dikkatli ol. |
| allocate | tahsis etmek | They allocated funds for the project. | Proje için fon tahsis ettiler. |
| alter | değiştirmek | He altered his plans. | Planlarını değiştirdi. |
| alternative | alternatif | We need an alternative solution. | Alternatif bir çözüme ihtiyacımız var. |
| amazing | şaşırtıcı | That was an amazing show. | Bu şaşırtıcı bir gösteriydi. |
| ambition | hırs | His ambition is to become a doctor. | Hedefi doktor olmak. |
| amount | miktar | What’s the total amount? | Toplam miktar nedir? |
| analyse | analiz etmek | We must analyse the data. | Verileri analiz etmeliyiz. |
| ancient | eski, antik | They found ancient ruins. | Antik kalıntılar buldular. |
| annual | yıllık | We have an annual meeting. | Yıllık bir toplantımız var. |
| anticipate | beklemek, ummak | I anticipate success. | Başarı bekliyorum. |
| anxiety | kaygı | He suffers from anxiety. | Kaygı problemi yaşıyor. |
| apologize | özür dilemek | Please apologize to her. | Lütfen ondan özür dile. |
| apparent | bariz | It was apparent he was lying. | Yalan söylediği barizdi. |
| appeal | başvurmak / cazibe | He made an appeal for help. | Yardım için başvurdu. |
| appetite | iştah | I lost my appetite. | İştahımı kaybettim. |
| appoint | atamak | They appointed a new manager. | Yeni bir müdür atadılar. |
| appreciate | takdir etmek | I appreciate your help. | Yardımını takdir ediyorum. |
| approach | yaklaşmak | A storm is approaching. | Bir fırtına yaklaşıyor. |
| appropriate | uygun | That’s not appropriate here. | Bu burada uygun değil. |
| approve | onaylamak | Did they approve your plan? | Planını onayladılar mı? |
| argue | tartışmak | They always argue. | Onlar hep tartışır. |
| arise | ortaya çıkmak | Problems may arise. | Sorunlar ortaya çıkabilir. |
| arrange | düzenlemek | Can you arrange a meeting? | Bir toplantı ayarlayabilir misin? |
| arrest | tutuklamak | The police arrested him. | Polis onu tutukladı. |
| article | makale | I read an interesting article. | İlginç bir makale okudum. |
| artificial | yapay | This flower is artificial. | Bu çiçek yapay. |
| ashamed | utanmış | He felt ashamed. | Utandı. |
| aspect | yön, açı | That’s an important aspect. | Bu önemli bir yön. |
| assemble | toplamak | They assembled the machine. | Makineyi topladılar. |
| assert | ileri sürmek | He asserted his innocence. | Masumiyetini ileri sürdü. |
| assess | değerlendirmek | Let’s assess the situation. | Durumu değerlendirelim. |
| assign | atamak, görevlendirmek | They assigned me a task. | Bana bir görev verdiler. |
| assist | yardım etmek | Can you assist me? | Bana yardım edebilir misin? |
| associate | ilişkilendirmek | I associate summer with holidays. | Yazı tatille ilişkilendiririm. |
| assume | varsaymak | I assume you’re right. | Haklı olduğunu varsayıyorum. |
| assure | temin etmek | I assure you, it’s safe. | Sana temin ederim, güvenli. |
| astonish | şaşırtmak | Her talent astonished me. | Onun yeteneği beni şaşırttı. |
| attach | eklemek | Please attach the file. | Lütfen dosyayı ekle. |
| attempt | teşebbüs etmek | He attempted to escape. | Kaçmaya teşebbüs etti. |
| attend | katılmak | Will you attend the party? | Partiye katılacak mısın? |
| attract | çekmek | The show attracted many people. | Gösteri birçok kişiyi çekti. |
| attribute | atfetmek | He attributed his success to luck. | Başarısını şansa atfetti. |
| authority | otorite | He spoke with authority. | Otoriter bir şekilde konuştu. |
| automatic | otomatik | This machine is automatic. | Bu makine otomatik. |
| available | mevcut | Tickets are available now. | Biletler şimdi mevcut. |
| average | ortalama | The average price is high. | Ortalama fiyat yüksek. |
| avoid | kaçınmak | Avoid junk food. | Abur cuburdan kaçın. |
| award | ödül | She won an award. | Bir ödül kazandı. |
| aware | farkında | Are you aware of the risks? | Risklerin farkında mısın? |
| awkward | garip | That was an awkward moment. | Bu garip bir andı. |
| balance | denge | Keep your balance. | Dengenizi koruyun. |
| ban | yasaklamak | They banned smoking. | Sigara içmeyi yasakladılar. |
| barely | zar zor | I barely passed the exam. | Sınavı zar zor geçtim. |
| barrier | engel | Language is a barrier. | Dil bir engel. |
| base | dayandırmak | Base your answer on facts. | Cevabını gerçeklere dayandır. |
| behave | davranmak | Please behave yourself. | Lütfen uslu dur. |
| belief | inanç | He has strong beliefs. | Güçlü inançları var. |
| beneficial | faydalı | Exercise is beneficial. | Egzersiz faydalıdır. |
| beneficial | yararlı, faydalı | This diet is beneficial to health. | Bu diyet sağlığa faydalıdır. |
| benefit | fayda | There are many benefits to exercise. | Egzersizin birçok faydası var. |
| betray | ihanet etmek | He betrayed his friends. | Arkadaşlarına ihanet etti. |
| bias | önyargı | The judge showed no bias. | Hakim önyargı göstermedi. |
| bind | bağlamak | They bound his hands. | Ellerini bağladılar. |
| blame | suçlamak | Don’t blame me for this. | Bunun için beni suçlama. |
| blank | boş | The page is blank. | Sayfa boş. |
| blend | karıştırmak | Blend the ingredients well. | Malzemeleri iyice karıştır. |
| bless | kutsamak | The priest blessed the baby. | Rahip bebeği kutsadı. |
| block | engellemek | The road is blocked. | Yol kapalı. |
| bond | bağ | Friendship is a strong bond. | Arkadaşlık güçlü bir bağdır. |
| border | sınır | We crossed the border. | Sınırı geçtik. |
| borrow | ödünç almak | Can I borrow your pen? | Kalemini ödünç alabilir miyim? |
| bother | rahatsız etmek | Stop bothering me. | Beni rahatsız etmeyi bırak. |
| boundary | sınır | This river is the boundary. | Bu nehir sınırdır. |
| brief | kısa | Give me a brief summary. | Bana kısa bir özet ver. |
| broad | geniş | He has broad shoulders. | Geniş omuzları var. |
| broadcast | yayın yapmak | They broadcast the news live. | Haberi canlı yayınladılar. |
| burden | yük | It was a heavy burden. | Bu ağır bir yüktü. |
| bury | gömmek | They buried the treasure. | Hazineyi gömdüler. |
| calculate | hesaplamak | Calculate the total cost. | Toplam maliyeti hesapla. |
| capable | yetenekli | She is capable of leading. | O liderlik yapabilecek biri. |
| capacity | kapasite | The hall is full capacity. | Salon tam kapasite dolu. |
| capture | ele geçirmek | They captured the city. | Şehri ele geçirdiler. |
| casual | günlük, rahat | He wore casual clothes. | Günlük kıyafetler giydi. |
| cease | durdurmak | The fighting ceased. | Savaş durdu. |
| celebrate | kutlamak | We celebrated his birthday. | Onun doğum gününü kutladık. |
| cell | hücre | Blood has many cells. | Kanda birçok hücre var. |
| certain | kesin | I’m certain of my answer. | Cevabımdan kesinim. |
| chain | zincir | The bike chain broke. | Bisiklet zinciri koptu. |
| challenge | zorluk / meydan okumak | Climbing is a challenge. | Tırmanmak bir zorluktur. |
| chamber | oda | He entered the royal chamber. | Kraliyet odasına girdi. |
| change | değiştirmek | Can you change the channel? | Kanalı değiştirebilir misin? |
| chaos | kaos | The city fell into chaos. | Şehir kaosa sürüklendi. |
| charge | suçlamak / ücret almak | They charged him with theft. | Onu hırsızlıkla suçladılar. |
| chart | tablo, grafik | Look at the sales chart. | Satış grafiğine bak. |
| chase | kovalamak | The dog chased the cat. | Köpek kediyi kovaladı. |
| cheat | hile yapmak | He cheated on the exam. | Sınavda kopya çekti. |
| check | kontrol etmek | Check your answers. | Cevaplarını kontrol et. |
| cherish | değer vermek | Cherish your family. | Ailene değer ver. |
| chief | başlıca, şef | He is the chief editor. | O baş editör. |
| choice | seçim | You have no choice. | Başka seçeneğin yok. |
| claim | iddia etmek | He claimed he was innocent. | Masum olduğunu iddia etti. |
| clarify | açıklığa kavuşturmak | Please clarify your point. | Lütfen ne demek istediğini açıkla. |
| clash | çatışmak | Protesters clashed with police. | Göstericiler polisle çatıştı. |
| classic | klasik | That’s a classic car. | Bu klasik bir araba. |
| classify | sınıflandırmak | Classify these documents. | Bu belgeleri sınıflandır. |
| clause | cümlecik, madde | Read this clause carefully. | Bu maddeyi dikkatle oku. |
| clever | zeki | She’s very clever. | O çok zeki. |
| climate | iklim | The climate is mild here. | Burada iklim ılımandır. |
| collapse | çökmek | The bridge collapsed. | Köprü çöktü. |
| colleague | meslektaş | Talk to your colleagues. | Meslektaşlarınla konuş. |
| collect | toplamak | Collect the papers. | Kağıtları topla. |
| combine | birleştirmek | Combine flour and sugar. | Un ve şekeri karıştır. |
| comfort | rahat | This chair is comfort itself. | Bu sandalye başlı başına rahatlık. |
| command | komut vermek | He commanded the soldiers. | Askerlere komut verdi. |
| comment | yorum yapmak | Comment on this article. | Bu makaleye yorum yap. |
| commercial | ticari | This area is commercial. | Bu alan ticari bir bölge. |
| commit | işlemek (suç vb) | He committed a crime. | Bir suç işledi. |
| common | yaygın, ortak | That’s a common mistake. | Bu yaygın bir hata. |
| communicate | iletişim kurmak | We communicate by email. | E-posta ile iletişim kuruyoruz. |
| community | topluluk | The community helped rebuild. | Topluluk yeniden inşa etti. |
| compare | karşılaştırmak | Compare these two phones. | Bu iki telefonu karşılaştır. |
| compete | yarışmak | They compete in swimming. | Yüzmede yarışıyorlar. |
| complain | şikayet etmek | Don’t complain so much. | Bu kadar şikayet etme. |
| complete | tamamlamak | Complete the sentence. | Cümleyi tamamla. |
| complex | karmaşık | The question is complex. | Soru karmaşık. |
| compose | oluşturmak | The team is composed of experts. | Takım uzmanlardan oluşuyor. |
| compound | bileşik | Water is a compound. | Su bir bileşiktir. |
| comprehend | anlamak | I can’t comprehend this. | Bunu anlayamıyorum. |
| concentrate | yoğunlaşmak | Concentrate on your work. | İşine odaklan. |
| concept | kavram | Love is a difficult concept. | Aşk zor bir kavramdır. |
| concern | endişe / ilgilendirmek | This concerns everyone. | Bu herkesi ilgilendirir. |
| conclude | sonuca varmak | What can we conclude? | Ne sonuca varabiliriz? |
| conduct | yürütmek | They conduct research. | Araştırma yürütüyorlar. |
| confirm | doğrulamak | Can you confirm the time? | Saati doğrulayabilir misin? |
| conflict | çatışma | There was a conflict. | Bir çatışma vardı. |
| confuse | kafasını karıştırmak | You confuse me. | Beni şaşırtıyorsun. |
| congratulate | tebrik etmek | I congratulate you. | Seni tebrik ederim. |
| connect | bağlamak | Connect the cables. | Kabloları bağla. |
| conscious | bilinçli | He is conscious now. | Artık bilinci yerinde. |
| consider | düşünmek | Consider my offer. | Teklifimi düşün. |
| consist | oluşmak | The team consists of five men. | Takım beş kişiden oluşuyor. |
| constant | sürekli | The noise is constant. | Gürültü sürekli. |
| construct | inşa etmek | They constructed a bridge. | Bir köprü inşa ettiler. |
| consult | danışmak | Consult your doctor. | Doktoruna danış. |
| contain | içermek | This box contains toys. | Bu kutu oyuncak içeriyor. |
| contemporary | çağdaş | He likes contemporary art. | Çağdaş sanatı seviyor. |
| content | memnun / içerik | Are you content with this? | Bununla memnun musun? |
| contest | yarışma | He won the contest. | Yarışmayı kazandı. |
| continue | devam etmek | Please continue. | Lütfen devam et. |
| contribute | katkıda bulunmak | She contributed to the project. | Projeye katkıda bulundu. |
| control | kontrol etmek | Control your temper. | Öfkeni kontrol et. |
| convince | ikna etmek | You can’t convince me. | Beni ikna edemezsin. |
| cooperate | iş birliği yapmak | Let’s cooperate on this. | Bu konuda iş birliği yapalım. |
| core | öz | Honesty is at the core. | Dürüstlük özündedir. |
| corporate | kurumsal | This is a corporate event. | Bu bir kurumsal etkinlik. |
| correct | doğru / düzeltmek | That answer is correct. | O cevap doğru. |
| cost | maliyet | What’s the cost? | Maliyeti nedir? |
| create | yaratmak | They created a new app. | Yeni bir uygulama yarattılar. |
| creature | yaratık | Dragons are mythical creatures. | Ejderhalar efsanevi yaratıklardır. |
| credit | kredi / itibar | He has good credit at the bank. | Bankada iyi bir kredisi var. |
| crew | ekip | The ship’s crew was friendly. | Gemi mürettebatı arkadaş canlısıydı. |
| crisis | kriz | The country is in crisis. | Ülke kriz içinde. |
| critic | eleştirmen | The critics loved the film. | Eleştirmenler filmi çok beğendi. |
| crucial | çok önemli | This is a crucial decision. | Bu çok önemli bir karar. |
| culture | kültür | Turkish culture is rich. | Türk kültürü zengindir. |
| curious | meraklı | Children are naturally curious. | Çocuklar doğal olarak meraklıdır. |
| current | mevcut, güncel | The current situation is difficult. | Mevcut durum zor. |
| custom | gelenek | It’s their custom to dance. | Onların geleneği dans etmektir. |
| damage | zarar | The storm caused damage. | Fırtına zarar verdi. |
| dangerous | tehlikeli | That road is dangerous. | O yol tehlikeli. |
| dare | cesaret etmek | Do you dare to jump? | Atlamaya cesaretin var mı? |
| data | veri | We collect data every day. | Her gün veri toplarız. |
| deadline | son teslim tarihi | The deadline is tomorrow. | Son tarih yarın. |
| debate | tartışma | They had a long debate. | Uzun bir tartışmaları oldu. |
| debt | borç | He is in debt. | O borç içinde. |
| decade | on yıl | A decade has passed. | On yıl geçti. |
| declare | ilan etmek | They declared independence. | Bağımsızlık ilan ettiler. |
| decline | azalmak / reddetmek | Sales declined last year. | Satışlar geçen yıl azaldı. |
| decrease | azaltmak | We must decrease costs. | Maliyetleri azaltmalıyız. |
| defeat | yenmek | They defeated the enemy. | Düşmanı yendiler. |
| defend | savunmak | He defended his friend. | Arkadaşını savundu. |
| define | tanımlamak | How do you define love? | Aşkı nasıl tanımlarsın? |
| delay | gecikmek | The train was delayed. | Tren gecikti. |
| deliver | teslim etmek | Deliver this package. | Bu paketi teslim et. |
| demand | talep etmek | They demand more money. | Daha fazla para talep ediyorlar. |
| demonstrate | göstermek | She demonstrated how to cook. | Nasıl pişirileceğini gösterdi. |
| deny | inkar etmek | He denied the accusation. | Suçlamayı inkar etti. |
| depart | ayrılmak | The plane departs at 5. | Uçak 5’te kalkıyor. |
| depend | bağlı olmak | It depends on the weather. | Hava durumuna bağlı. |
| depict | tasvir etmek | The painting depicts a battle. | Resim bir savaşı tasvir ediyor. |
| deposit | depozito / yatırmak | I deposited money in the bank. | Bankaya para yatırdım. |
| depress | moralini bozmak | Bad news depresses me. | Kötü haberler moralimi bozar. |
| derive | türetmek | The word derives from Latin. | Kelime Latince’den türemiştir. |
| deserve | hak etmek | You deserve a break. | Bir molayı hak ediyorsun. |
| design | tasarlamak | She designs clothes. | Kıyafet tasarlıyor. |
| desire | arzu | He has a desire to travel. | Seyahat etme arzusu var. |
| desperate | çaresiz | They were desperate for help. | Yardım için çaresizdiler. |
| destroy | yok etmek | The fire destroyed the house. | Yangın evi yok etti. |
| detail | detay | Tell me every detail. | Bana her detayı anlat. |
| detect | tespit etmek | We detected a problem. | Bir problem tespit ettik. |
| determine | belirlemek | We must determine the cause. | Sebebi belirlemeliyiz. |
| develop | geliştirmek | They developed a new system. | Yeni bir sistem geliştirdiler. |
| device | cihaz | This is a useful device. | Bu kullanışlı bir cihaz. |
| devote | adamak | He devoted his life to music. | Hayatını müziğe adadı. |
| differ | farklı olmak | Opinions differ. | Fikirler farklılık gösterir. |
| difficult | zor | That was a difficult exam. | Bu zor bir sınavdı. |
| dignity | onur | He stood with dignity. | Onuruyla durdu. |
| diminish | azalmak | The pain diminished. | Ağrı azaldı. |
| direct | yönlendirmek / doğrudan | Direct your questions to me. | Sorularını bana yönelt. |
| disappear | kaybolmak | The sun disappeared behind clouds. | Güneş bulutların arkasında kayboldu. |
| disappoint | hayal kırıklığına uğratmak | Don’t disappoint me. | Beni hayal kırıklığına uğratma. |
| disaster | felaket | The flood was a disaster. | Sel bir felaketti. |
| discipline | disiplin | Military requires discipline. | Askeriye disiplin gerektirir. |
| disclose | açıklamak | They disclosed the truth. | Gerçeği açıkladılar. |
| discover | keşfetmek | Columbus discovered America. | Kolomb Amerika’yı keşfetti. |
| discuss | tartışmak | Let’s discuss the plan. | Planı tartışalım. |
| disease | hastalık | Cancer is a serious disease. | Kanser ciddi bir hastalıktır. |
| dismiss | kovmak / reddetmek | He was dismissed from work. | İşten kovuldu. |
| display | sergilemek | The museum displays art. | Müze sanat eserleri sergiliyor. |
| dispose | elden çıkarmak | Dispose of the waste properly. | Atıkları düzgünce at. |
| distinct | belirgin | There is a distinct difference. | Belirgin bir fark var. |
| distinguish | ayırt etmek | Can you distinguish them? | Onları ayırt edebilir misin? |
| distribute | dağıtmak | They distributed food. | Yiyecek dağıttılar. |
| district | ilçe | This is a quiet district. | Bu sakin bir ilçe. |
| diverse | çeşitli | We have a diverse team. | Çeşitli bir ekibimiz var. |
| divide | bölmek | Divide the cake equally. | Keki eşit olarak böl. |
| document | belge | Sign the document here. | Belgeyi burada imzala. |
| domestic | yerli, evcil | Domestic flights are cheaper. | Yurt içi uçuşlar daha ucuz. |
| dominate | hakim olmak | He dominates the market. | Pazara hakim. |
| donate | bağış yapmak | They donated money. | Para bağışladılar. |
| double | iki katına çıkmak | Profits doubled this year. | Kar bu yıl iki katına çıktı. |
| doubt | şüphe | I have doubts. | Şüphelerim var. |
| draft | taslak | Write a draft first. | Önce bir taslak yaz. |
| drag | sürüklemek | He dragged the chair. | Sandalyeyi sürükledi. |
| dramatic | çarpıcı | That was a dramatic change. | Bu çarpıcı bir değişimdi. |
| draw | çizmek / çekmek | Draw a circle. | Bir daire çiz. |
| dream | rüya görmek | I dream of success. | Başarıyı hayal ediyorum. |
| dress | giyinmek | Dress warmly today. | Bugün kalın giyin. |
| drill | delmek / tatbikat | They did a fire drill. | Yangın tatbikatı yaptılar. |
| drop | düşmek | Prices dropped. | Fiyatlar düştü. |
| due | vadesi dolmuş | The bill is due tomorrow. | Fatura yarın vadesi doluyor. |
| durable | dayanıklı | This material is durable. | Bu malzeme dayanıklı. |
| duration | süre | The duration is two hours. | Süresi iki saat. |
| duty | görev | It’s your duty. | Bu senin görevin. |
| eager | istekli | She’s eager to learn. | Öğrenmeye istekli. |
| earn | kazanmak | He earns a lot. | Çok kazanıyor. |
| ease | hafifletmek | This medicine will ease pain. | Bu ilaç ağrıyı hafifletecek. |
| educate | eğitmek | Schools educate children. | Okullar çocukları eğitir. |
| effect | etki | The law had no effect. | Yasanın etkisi olmadı. |
| efficient | verimli | This system is efficient. | Bu sistem verimli. |
| effort | çaba | Make an effort. | Çaba göster. |
| elaborate | ayrıntılı | That’s an elaborate plan. | Bu ayrıntılı bir plan. |
| elder | yaşlı | He cares for his elders. | Yaşlılarına bakar. |
| elect | seçmek | They elected a new leader. | Yeni bir lider seçtiler. |
| eliminate | elemek | Eliminate the errors. | Hataları ele. |
| emerge | ortaya çıkmak | A solution emerged. | Bir çözüm ortaya çıktı. |
| emphasize | vurgulamak | He emphasized honesty. | Dürüstlüğü vurguladı. |
| enable | mümkün kılmak | This tool enables success. | Bu araç başarıyı mümkün kılar. |
| encounter | karşılaşmak | We encountered many problems. | Birçok problemle karşılaştık. |
| encourage | cesaretlendirmek | They encouraged me to try. | Beni denemem için cesaretlendirdiler. |
| enforce | zorla uygulamak | The law is strictly enforced. | Yasa sıkı şekilde uygulanıyor. |
| engage | meşgul olmak | He is engaged in a new project. | Yeni bir projeyle meşgul. |
| enhance | artırmak | This will enhance your skills. | Bu senin becerilerini artırır. |
| ensure | sağlamak | Ensure that you lock the door. | Kapıyı kilitlediğinden emin ol. |
| entertain | eğlendirmek | He entertains the guests. | Misafirleri eğlendirir. |
| enthusiasm | coşku | She has great enthusiasm. | Büyük bir coşkusu var. |
| entirely | tamamen | I entirely agree. | Tamamen katılıyorum. |
| environment | çevre | Protect the environment. | Çevreyi koru. |
| equal | eşit | All people are equal. | Tüm insanlar eşittir. |
| equip | donatmak | They equipped the lab. | Laboratuvarı donattılar. |
| equivalent | eşdeğer | This is equivalent to gold. | Bu altınla eşdeğer. |
| era | çağ, devir | We live in the digital era. | Dijital çağda yaşıyoruz. |
| error | hata | Correct your errors. | Hatalarını düzelt. |
| establish | kurmak | They established a company. | Bir şirket kurdular. |
| estimate | tahmin etmek | Can you estimate the cost? | Maliyeti tahmin edebilir misin? |
| evaluate | değerlendirmek | They evaluated the proposal. | Teklifi değerlendirdiler. |
| event | olay | The event starts at 8. | Etkinlik 8’de başlıyor. |
| eventually | sonunda | He will succeed eventually. | O sonunda başarılı olacak. |
| evidence | kanıt | We found no evidence. | Hiç kanıt bulamadık. |
| evolve | evrim geçirmek | Humans evolved over time. | İnsanlar zamanla evrim geçirdi. |
| examine | incelemek | Examine the document. | Belgeyi incele. |
| exceed | aşmak | The cost exceeded the budget. | Maliyet bütçeyi aştı. |
| exception | istisna | There is an exception. | Bir istisna var. |
| exchange | takas etmek | Let’s exchange seats. | Koltukları değiştirelim. |
| excite | heyecanlandırmak | The news excited us. | Haber bizi heyecanlandırdı. |
| exclude | hariç tutmak | They excluded him from the team. | Onu takımdan çıkardılar. |
| excuse | mazeret / affetmek | That’s no excuse. | Bu bir mazeret değil. |
| execute | idam etmek / yürütmek | They executed the plan well. | Planı iyi yürüttüler. |
| exercise | egzersiz | Exercise daily. | Günlük egzersiz yap. |
| exhibit | sergilemek | The museum exhibits art. | Müze sanat eserleri sergiliyor. |
| exist | var olmak | Does life exist on Mars? | Mars’ta hayat var mı? |
| expand | genişlemek | The company is expanding. | Şirket genişliyor. |
| expect | beklemek | I expect good results. | İyi sonuçlar bekliyorum. |
| expense | masraf | Travel is a big expense. | Seyahat büyük bir masraftır. |
| experience | deneyim | I have experience in teaching. | Öğretme konusunda deneyimim var. |
| experiment | deney | This is a risky experiment. | Bu riskli bir deney. |
| expert | uzman | He is an IT expert. | O bir bilişim uzmanı. |
| explain | açıklamak | Please explain this. | Lütfen bunu açıkla. |
| explode | patlamak | The bomb exploded. | Bomba patladı. |
| explore | keşfetmek | Let’s explore the city. | Şehri keşfedelim. |
| export | ihraç etmek | Turkey exports textiles. | Türkiye tekstil ihraç eder. |
| expose | maruz bırakmak | Don’t expose the film to light. | Filmi ışığa maruz bırakma. |
| express | ifade etmek | Express your feelings. | Duygularını ifade et. |
| extend | uzatmak | Extend the deadline. | Son tarihi uzat. |
| extent | boyut, derece | To what extent? | Ne dereceye kadar? |
| external | dış | This is an external factor. | Bu dış bir faktör. |
| extraordinary | olağanüstü | That was an extraordinary event. | Bu olağanüstü bir olaydı. |
| extreme | aşırı | The heat is extreme. | Sıcaklık aşırı. |
| fabric | kumaş | This fabric is soft. | Bu kumaş yumuşak. |
| facilitate | kolaylaştırmak | Computers facilitate work. | Bilgisayarlar işi kolaylaştırır. |
| factor | faktör | Many factors affect growth. | Birçok faktör büyümeyi etkiler. |
| fail | başarısız olmak | He failed the test. | Sınavda başarısız oldu. |
| faint | bayılmak | She fainted in the heat. | Sıcakta bayıldı. |
| fair | adil | That’s a fair decision. | Bu adil bir karar. |
| faith | inanç | I have faith in you. | Sana inancım var. |
| false | yanlış | That’s a false statement. | Bu yanlış bir ifade. |
| familiar | tanıdık | That song sounds familiar. | Bu şarkı tanıdık geliyor. |
| famous | ünlü | He is a famous actor. | O ünlü bir aktör. |
| fancy | süslü | That’s a fancy dress. | Bu süslü bir elbise. |
| fare | ücret | The bus fare is cheap. | Otobüs ücreti ucuz. |
| fasten | bağlamak | Fasten your seatbelt. | Emniyet kemerini bağla. |
| fault | hata | It’s not my fault. | Bu benim hatam değil. |
| favor | iyilik | Do me a favor. | Bana bir iyilik yap. |
| feature | özellik | This phone has many features. | Bu telefonun birçok özelliği var. |
| fee | ücret | The entry fee is high. | Giriş ücreti yüksek. |
| fellow | adam, arkadaş | He is a good fellow. | O iyi bir adam. |
| fertile | verimli | This land is fertile. | Bu toprak verimli. |
| fetch | getirmek | Go fetch some water. | Git biraz su getir. |
| fierce | şiddetli | A fierce storm hit us. | Şiddetli bir fırtına bizi vurdu. |
| figure | rakam, şekil | That’s a large figure. | Bu büyük bir rakam. |
| file | dosya | Put it in the file. | Onu dosyaya koy. |
| finance | finans | He works in finance. | Finans sektöründe çalışıyor. |
| firm | sıkı, firma | This bed is firm. | Bu yatak sert. |
| fit | uymak | The key fits the lock. | Anahtar kilide uyuyor. |
| fix | tamir etmek | Fix the broken chair. | Kırık sandalyeyi tamir et. |
| flame | alev | The flame grew bigger. | Alev büyüdü. |
| flash | parlamak | Lightning flashed. | Şimşek çaktı. |
| flat | düz | This land is flat. | Bu arazi düz. |
| flavor | tat | I like the flavor of mint. | Nane tadını severim. |
| flexible | esnek | This material is flexible. | Bu malzeme esnek. |
| float | yüzmek | The boat floats. | Tekne yüzüyor. |
| flood | sel | The flood destroyed crops. | Sel ürünleri yok etti. |
| flow | akmak | Rivers flow to the sea. | Nehirler denize akar. |
| focus | odaklanmak | Focus on your work. | İşine odaklan. |
| fold | katlamak | Fold the paper in half. | Kağıdı ikiye katla. |
| folk | halk | Folk music is popular. | Halk müziği popülerdir. |
| forbid | yasaklamak | Smoking is forbidden here. | Burada sigara içmek yasak. |
| force | zorlamak / güç | They forced him to leave. | Onu gitmeye zorladılar. |
| forecast | tahmin | The forecast says rain. | Tahmin yağmur gösteriyor. |
| foreign | yabancı | He speaks foreign languages. | Yabancı diller konuşuyor. |
| forest | orman | They walked in the forest. | Ormanda yürüdüler. |
| forget | unutmak | Don’t forget your keys. | Anahtarlarını unutma. |
| forgive | affetmek | Please forgive me. | Lütfen beni affet. |
| form | form, şekil | Fill out this form. | Bu formu doldur. |
| former | önceki | He is a former president. | O önceki başkan. |
| formula | formül | What’s the formula? | Formül nedir? |
| fortune | servet | He inherited a fortune. | Büyük bir servet miras aldı. |
| foundation | temel | Education is the foundation. | Eğitim temeldir. |
| frame | çerçeve | Hang the photo in a frame. | Fotoğrafı bir çerçeveye as. |
| frequent | sık sık | He is a frequent visitor. | O sık sık gelen bir ziyaretçi. |
| fresh | taze | I like fresh bread. | Taze ekmek severim. |
| friction | sürtünme | Friction slows it down. | Sürtünme onu yavaşlatır. |
| friendly | dostça | They gave us a friendly welcome. | Bize dostça bir karşılama yaptılar. |
| frighten | korkutmak | The loud noise frightened her. | Yüksek ses onu korkuttu. |
| fulfill | yerine getirmek | He fulfilled his promise. | Sözünü yerine getirdi. |
| function | işlev | What’s the function of this part? | Bu parçanın işlevi nedir? |
| fund | fon, kaynak sağlamak | They raised a fund for schools. | Okullar için fon topladılar. |
| fundamental | temel | Water is fundamental to life. | Su yaşam için temeldir. |
| funeral | cenaze | We attended his funeral. | Onun cenazesine katıldık. |
| furnish | döşemek | They furnished the house. | Evi döşediler. |
| future | gelecek | Think about the future. | Geleceği düşün. |
| gain | kazanmak | He gained respect. | Saygı kazandı. |
| gallery | galeri | We visited the art gallery. | Sanat galerisini ziyaret ettik. |
| gather | toplamak | Gather your things. | Eşyalarını topla. |
| generous | cömert | She is very generous. | O çok cömert. |
| gentle | nazik | He spoke in a gentle voice. | Nazik bir sesle konuştu. |
| genuine | gerçek | That’s genuine leather. | Bu gerçek deri. |
| gesture | jest | He made a kind gesture. | Nazik bir jest yaptı. |
| giant | dev | The giant lifted the rock. | Dev taşı kaldırdı. |
| glance | bakış | He gave me a quick glance. | Bana hızlı bir bakış attı. |
| global | küresel | Climate change is a global issue. | İklim değişikliği küresel bir sorundur. |
| govern | yönetmek | The king governed wisely. | Kral akıllıca yönetti. |
| grab | kapmak | Grab your coat. | Paltonu kap. |
| grade | not, derece | What grade did you get? | Kaç aldın? |
| gradual | aşamalı | It was a gradual change. | Bu aşamalı bir değişimdi. |
| grain | tahıl | Wheat is a type of grain. | Buğday bir tahıl türüdür. |
| grant | bağışlamak | They granted him permission. | Ona izin verdiler. |
| grasp | kavramak | Grasp the handle tightly. | Sapı sıkıca kavra. |
| grave | mezar / ciddi | That’s a grave mistake. | Bu ciddi bir hata. |
| greet | selamlamak | They greeted us warmly. | Bizi sıcak bir şekilde selamladılar. |
| growth | büyüme | Economic growth is slow. | Ekonomik büyüme yavaş. |
| guarantee | garanti etmek | I guarantee it’s true. | Bunun doğru olduğuna garanti ederim. |
| guard | korumak | Soldiers guard the border. | Askerler sınırı korur. |
| guess | tahmin etmek | Can you guess my age? | Yaşımı tahmin edebilir misin? |
| guilty | suçlu | He felt guilty. | Kendini suçlu hissetti. |
| habit | alışkanlık | Smoking is a bad habit. | Sigara kötü bir alışkanlıktır. |
| handle | idare etmek | Can you handle this job? | Bu işi idare edebilir misin? |
| hang | asmak | Hang your coat here. | Paltonu buraya as. |
| hardly | neredeyse hiç | I can hardly see. | Neredeyse hiç göremiyorum. |
| harm | zarar | Too much sun can harm you. | Fazla güneş sana zarar verebilir. |
| harsh | sert | That was a harsh winter. | O sert bir kıştı. |
| harvest | hasat | The harvest was good. | Hasat iyi geçti. |
| hate | nefret etmek | I hate lying. | Yalandan nefret ederim. |
| heal | iyileşmek | The wound will heal. | Yara iyileşecek. |
| hesitate | tereddüt etmek | Don’t hesitate to ask. | Sormaktan çekinme. |
| hide | saklamak | Hide the money. | Parayı sakla. |
| highlight | vurgulamak | Highlight the key points. | Önemli noktaları vurgula. |
| hire | işe almak | They hired new workers. | Yeni işçiler aldılar. |
| holy | kutsal | This is a holy place. | Burası kutsal bir yer. |
| honor | onur | It’s an honor to meet you. | Sizi tanımak bir onur. |
| hope | ummak | I hope it doesn’t rain. | Umarım yağmaz. |
| host | ev sahibi olmak | They hosted a party. | Bir parti verdiler. |
| humble | mütevazı | He is humble about his success. | Başarısı karşısında mütevazı. |
| hurry | acele etmek | Hurry up or we’ll be late. | Acele et yoksa geç kalacağız. |
| hurt | incitmek | Did I hurt your feelings? | Seni üzdüm mü? |
| ideal | ideal | That’s an ideal solution. | Bu ideal bir çözüm. |
| identify | tanımlamak | Can you identify this bird? | Bu kuşu tanımlayabilir misin? |
| ignore | görmezden gelmek | Don’t ignore me. | Beni görmezden gelme. |
| illustrate | örneklemek | This graph illustrates the results. | Bu grafik sonuçları örnekliyor. |
| image | imaj, görüntü | That image is clear. | Bu görüntü net. |
| immediate | hemen | I need an immediate answer. | Hemen bir cevaba ihtiyacım var. |
| impact | etki | This will have a big impact. | Bunun büyük bir etkisi olacak. |
| implement | uygulamak | They implemented new rules. | Yeni kurallar uyguladılar. |
| imply | ima etmek | Are you implying something? | Bir şey mi ima ediyorsun? |
| import | ithal etmek | We import cars from Germany. | Almanya’dan araba ithal ediyoruz. |
| impress | etkilemek | His speech impressed me. | Konuşması beni etkiledi. |
| improve | geliştirmek | Study to improve your English. | İngilizceni geliştirmek için çalış. |
| incentive | teşvik | They offer incentives. | Teşvikler sunuyorlar. |
| include | içermek | The price includes tax. | Fiyat vergi içerir. |
| income | gelir | His income is high. | Geliri yüksek. |
| increase | artırmak | We want to increase sales. | Satışları artırmak istiyoruz. |
| incredible | inanılmaz | That’s an incredible story. | Bu inanılmaz bir hikaye. |
| independent | bağımsız | Turkey is an independent country. | Türkiye bağımsız bir ülkedir. |
| indicate | göstermek | The results indicate success. | Sonuçlar başarıyı gösteriyor. |
| individual | birey | Each individual is important. | Her birey önemlidir. |
| industry | sanayi | The car industry is huge. | Otomobil sanayisi büyüktür. |
| inevitable | kaçınılmaz | Death is inevitable. | Ölüm kaçınılmazdır. |
| infant | bebek | The infant is sleeping. | Bebek uyuyor. |
| infect | bulaştırmak | The virus infected many people. | Virüs birçok kişiye bulaştı. |
| influence | etki | Friends influence decisions. | Arkadaşlar kararları etkiler. |
| inform | bilgilendirmek | Please inform me later. | Lütfen beni sonra bilgilendir. |
| initial | ilk | The initial results are good. | İlk sonuçlar iyi. |
| initiative | girişim | He started a new initiative. | Yeni bir girişim başlattı. |
| injure | yaralamak | He injured his arm. | Kolunu yaraladı. |
| innocent | masum | She is innocent. | O masum. |
| inquiry | soruşturma | The police opened an inquiry. | Polis bir soruşturma başlattı. |
| insist | ısrar etmek | I insist on paying. | Ödemekte ısrar ediyorum. |
| inspire | ilham vermek | Her story inspired me. | Hikayesi bana ilham verdi. |
| install | kurmak | Install the new software. | Yeni yazılımı kur. |
| instance | örnek | For instance, look at this case. | Örneğin, bu duruma bak. |
| instant | anlık | I need an instant answer. | Anlık bir cevaba ihtiyacım var. |
| instead | yerine | Take this instead. | Bunun yerine bunu al. |
| institute | enstitü | He works at a research institute. | Bir araştırma enstitüsünde çalışıyor. |
| instruct | talimat vermek | The teacher instructed us. | Öğretmen bize talimat verdi. |
| instrument | enstrüman, alet | The guitar is my favorite instrument. | Gitar en sevdiğim enstrüman. |
| insurance | sigorta | Do you have insurance? | Sigortan var mı? |
| intend | niyet etmek | I intend to travel. | Seyahat etmeye niyetim var. |
| interest | ilgi, faiz | What are your interests? | İlgi alanların neler? |
| interfere | müdahale etmek | Don’t interfere in my work. | İşime karışma. |
| internal | iç | This is an internal problem. | Bu içsel bir problem. |
| interpret | yorumlamak | How do you interpret this law? | Bu yasayı nasıl yorumluyorsun? |
| interrupt | sözünü kesmek | Please don’t interrupt me. | Lütfen sözümü kesme. |
| invest | yatırım yapmak | He invested in real estate. | Gayrimenkule yatırım yaptı. |
| investigate | araştırmak | The police will investigate. | Polis araştıracak. |
| involve | içermek | The job involves travel. | İş seyahat içeriyor. |
| isolate | izole etmek | They isolated the patients. | Hastaları izole ettiler. |
| issue | konu, mesele | It’s a serious issue. | Bu ciddi bir mesele. |
| item | madde, eşya | That item is on sale. | O ürün indirimde. |
| joint | ortak | They signed a joint agreement. | Ortak bir anlaşma imzaladılar. |
| judge | yargılamak | Don’t judge too quickly. | Çabuk yargılama. |
| justify | haklı çıkarmak | Can you justify your actions? | Davranışlarını haklı çıkarabilir misin? |
| keen | hevesli | He is keen to start. | Başlamak için hevesli. |
| label | etiketlemek | They labeled the boxes. | Kutuları etiketlediler. |
| lack | eksiklik | He lacks confidence. | Özgüveni eksik. |
| landscape | manzara | The landscape is beautiful. | Manzara güzel. |
| last | sürmek | The movie lasts two hours. | Film iki saat sürüyor. |
| launch | başlatmak | They launched a new product. | Yeni bir ürün piyasaya sürdüler. |
| layer | katman | The cake has three layers. | Pastanın üç katmanı var. |
| lead | önderlik etmek | Who will lead the team? | Takıma kim önderlik edecek? |
| lean | yaslanmak | Lean on me. | Bana yaslan. |
| lease | kiralamak | They leased the building. | Binayı kiraladılar. |
| legacy | miras | He left a rich legacy. | Zengin bir miras bıraktı. |
| legal | yasal | Is this legal? | Bu yasal mı? |
| legend | efsane | It’s an old legend. | Bu eski bir efsane. |
| lend | ödünç vermek | Can you lend me some money? | Bana biraz para ödünç verir misin? |
| length | uzunluk | What’s the length of this table? | Bu masanın uzunluğu nedir? |
| lessen | azaltmak | We need to lessen the costs. | Maliyetleri azaltmamız gerekiyor. |
| level | seviye | Your English level is good. | İngilizce seviyen iyi. |
| liberal | özgürlükçü | They have liberal views. | Özgürlükçü görüşleri var. |
| license | lisans | He has a driving license. | Onun bir sürücü belgesi var. |
| likely | muhtemelen | It’s likely to rain. | Muhtemelen yağmur yağacak. |
| limit | sınır | What’s the speed limit? | Hız sınırı nedir? |
| link | bağlantı | There’s a strong link between them. | Aralarında güçlü bir bağ var. |
| liquid | sıvı | Water is a liquid. | Su bir sıvıdır. |
| literature | edebiyat | I love English literature. | İngiliz edebiyatını severim. |
| load | yük | The truck carried a heavy load. | Kamyon ağır bir yük taşıdı. |
| loan | kredi | He applied for a loan. | Kredi başvurusunda bulundu. |
| locate | yerini belirlemek | They located the missing car. | Kayıp arabayı buldular. |
| logical | mantıklı | That’s a logical solution. | Bu mantıklı bir çözüm. |
| loose | gevşek | This shirt is too loose. | Bu gömlek çok gevşek. |
| loyal | sadık | Dogs are very loyal animals. | Köpekler çok sadık hayvanlardır. |
| maintain | sürdürmek | Maintain your speed. | Hızını koru. |
| major | büyük, ana | That’s a major problem. | Bu büyük bir sorun. |
| majority | çoğunluk | The majority agreed. | Çoğunluk kabul etti. |
| manufacture | üretmek | They manufacture cars. | Araba üretiyorlar. |
| margin | marj, kenar | The text is in the margin. | Metin kenarda. |
| mass | kitle | Mass media is powerful. | Kitle iletişim araçları güçlüdür. |
| master | usta / hakim olmak | He mastered the piano. | Piyanoda ustalaştı. |
| match | eşleşmek / maç | They match perfectly. | Mükemmel şekilde eşleşiyorlar. |
| mate | eş, arkadaş | He’s my best mate. | O benim en iyi arkadaşım. |
| material | malzeme | Wood is a natural material. | Ağaç doğal bir malzemedir. |
| mature | olgun | He’s very mature for his age. | Yaşına göre çok olgun. |
| maximum | en fazla | What’s the maximum speed? | En fazla hız nedir? |
| measure | ölçmek | Measure the length. | Uzunluğu ölç. |
| medical | tıbbi | He needs medical help. | Tıbbi yardıma ihtiyacı var. |
| medium | orta, araç | Medium size fits you. | Orta beden sana olur. |
| melt | erimek | Ice melts in the sun. | Buz güneşte erir. |
| mention | bahsetmek | Did he mention my name? | Benim adımı söyledi mi? |
| mere | sırf, yalnızca | It’s a mere formality. | Bu sadece bir formalite. |
| merit | erdem, hak etmek | He was promoted on merit. | Erdemi sayesinde terfi etti. |
| message | mesaj | I sent you a message. | Sana bir mesaj gönderdim. |
| method | yöntem | This is an easy method. | Bu kolay bir yöntem. |
| military | askeri | He joined the military. | Askeriye katıldı. |
| minimum | en az | What’s the minimum price? | En az fiyat nedir? |
| minor | küçük, önemsiz | That’s a minor problem. | Bu küçük bir sorun. |
| miracle | mucize | It’s a miracle he survived. | Hayatta kalması mucize. |
| miserable | perişan | He looks miserable. | Perişan görünüyor. |
| mission | görev | This is a dangerous mission. | Bu tehlikeli bir görev. |
| mobile | hareketli, cep | Do you have a mobile phone? | Cep telefonun var mı? |
| moderate | ılımlı | He has moderate views. | Ilımlı görüşleri var. |
| modest | mütevazı | She’s very modest. | O çok mütevazı. |
| monitor | izlemek | They monitor the process. | Süreci izliyorlar. |
| moral | ahlaki | That’s a moral decision. | Bu ahlaki bir karar. |
| motivate | motive etmek | The coach motivated the team. | Koç takımı motive etti. |
| mount | artmak / monte etmek | Costs continue to mount. | Maliyetler artmaya devam ediyor. |
| multiple | çoklu | He has multiple interests. | Birçok ilgisi var. |
| murder | cinayet | The murder shocked the town. | Cinayet kasabayı şoke etti. |
| mutual | karşılıklı | It was mutual respect. | Bu karşılıklı bir saygıydı. |
| narrow | dar | The street is very narrow. | Sokak çok dar. |
| nation | ulus | We are a strong nation. | Biz güçlü bir ulusuz. |
| native | yerli | He is a native speaker. | O anadili İngilizce olan biri. |
| natural | doğal | This is natural beauty. | Bu doğal bir güzellik. |
| navigate | yön bulmak | Navigate through the city. | Şehirde yolunu bul. |
| nearby | yakında | Is there a bank nearby? | Yakında banka var mı? |
| necessarily | zorunlu olarak | That’s not necessarily true. | Bu zorunlu olarak doğru değil. |
| neglect | ihmal etmek | Don’t neglect your health. | Sağlığını ihmal etme. |
| negotiate | müzakere etmek | They will negotiate tomorrow. | Yarın müzakere edecekler. |
| nerve | sinir | This medicine calms the nerves. | Bu ilaç sinirleri yatıştırır. |
| nevertheless | yine de | It’s raining; nevertheless we’ll go. | Yağmur yağıyor; yine de gideceğiz. |
| noble | soylu | He was born into a noble family. | Soylu bir ailede doğdu. |
| noise | gürültü | What’s that noise? | O gürültü ne? |
| nominate | aday göstermek | They nominated him for president. | Onu başkanlığa aday gösterdiler. |
| notion | kavram | Freedom is a broad notion. | Özgürlük geniş bir kavramdır. |
| novel | roman / yeni | This is a great novel. | Bu harika bir roman. |
| numerous | sayısız | He has numerous books. | Sayısız kitabı var. |
| object | nesne / karşı çıkmak | I object to your plan. | Planına karşı çıkıyorum. |
| observe | gözlemlemek | Observe the stars tonight. | Bu gece yıldızları gözlemle. |
| obtain | elde etmek | You must obtain a visa. | Vize almalısın. |
| occasion | fırsat, durum | On this special occasion, we celebrate. | Bu özel durumda kutlama yapıyoruz. |
| occupy | işgal etmek | The army occupied the city. | Ordu şehri işgal etti. |
| occur | meydana gelmek | An accident occurred here. | Burada bir kaza meydana geldi. |
| offend | gücendirmek | I didn’t mean to offend you. | Seni gücendirmek istemedim. |
| offer | teklif etmek | Can I offer you some tea? | Sana biraz çay teklif edebilir miyim? |
| officer | memur | The officer checked my ID. | Memur kimliğimi kontrol etti. |
| omit | atlamak | Don’t omit any details. | Hiçbir detayı atlama. |
| operate | işletmek, çalıştırmak | He operates a small business. | Küçük bir iş yeri işletiyor. |
| opponent | rakip | He defeated his opponent. | Rakibini yendi. |
| oppose | karşı çıkmak | Many people oppose the plan. | Birçok kişi plana karşı çıkıyor. |
| option | seçenek | You have two options. | İki seçeneğin var. |
| ordinary | sıradan | It was an ordinary day. | Sıradan bir gündü. |
| organize | organize etmek | Let’s organize a party. | Bir parti organize edelim. |
| origin | köken | What’s the origin of this word? | Bu kelimenin kökeni nedir? |
| outcome | sonuç | The outcome was unexpected. | Sonuç beklenmedikti. |
| outer | dış | The outer wall is strong. | Dış duvar sağlam. |
| outline | ana hat | Give me the outline. | Bana ana hatları ver. |
| output | çıktı | The factory increased output. | Fabrika üretimi artırdı. |
| outstanding | göze çarpan | He did outstanding work. | Göze çarpan bir iş yaptı. |
| overcome | üstesinden gelmek | We can overcome this problem. | Bu sorunun üstesinden gelebiliriz. |
| overlook | gözden kaçırmak | Don’t overlook the details. | Detayları gözden kaçırma. |
| overseas | denizaşırı | He works overseas. | Yurt dışında çalışıyor. |
| owe | borçlu olmak | I owe you money. | Sana borçluyum. |
| own | sahip olmak | They own a big house. | Büyük bir eve sahipler. |
| pace | adım, hız | Slow your pace. | Hızını düşür. |
| pack | paketlemek | Let’s pack our bags. | Hadi çantalarımızı toplayalım. |
| pale | solgun | She looks pale. | Solgun görünüyor. |
| participate | katılmak | Will you participate? | Katılacak mısın? |
| particular | belirli, özel | I have no particular reason. | Belirli bir sebebim yok. |
| partly | kısmen | It’s partly my fault. | Bu kısmen benim hatam. |
| partner | ortak | He’s my business partner. | O benim iş ortağım. |
| passage | geçit, bölüm | Read this passage. | Bu bölümü oku. |
| passion | tutku | He has a passion for music. | Müzik tutkusu var. |
| patient | sabırlı / hasta | Be patient. | Sabırlı ol. |
| pattern | desen, kalıp | This is a floral pattern. | Bu çiçekli bir desen. |
| pause | durmak | Pause the movie. | Filmi durdur. |
| peak | zirve | We reached the mountain’s peak. | Dağın zirvesine ulaştık. |
| peculiar | tuhaf | That’s a peculiar smell. | Bu tuhaf bir koku. |
| penalty | ceza | He paid a heavy penalty. | Ağır bir ceza ödedi. |
| perceive | algılamak | I perceive a change. | Bir değişiklik algılıyorum. |
| perform | gerçekleştirmek | They performed well. | İyi performans gösterdiler. |
| permanent | kalıcı | This is a permanent job. | Bu kalıcı bir iş. |
| permit | izin vermek | Do they permit smoking? | Sigara içmeye izin veriyorlar mı? |
| persist | ısrar etmek | He persisted in asking. | Sormakta ısrar etti. |
| personality | kişilik | She has a nice personality. | Hoş bir kişiliği var. |
| persuade | ikna etmek | Can you persuade him? | Onu ikna edebilir misin? |
| phase | aşama | This is the final phase. | Bu son aşama. |
| phenomenon | olgu | It’s a rare phenomenon. | Bu nadir bir olgu. |
| physical | fiziksel | Physical activity is healthy. | Fiziksel aktivite sağlıklıdır. |
| pile | yığın | There’s a pile of books. | Bir kitap yığını var. |
| plain | sade, ova | I prefer plain food. | Sade yemek tercih ederim. |
| planet | gezegen | Earth is our planet. | Dünya bizim gezegenimiz. |
| pleasant | hoş | That was a pleasant evening. | Bu hoş bir akşamdı. |
| please | memnun etmek | Please yourself. | Kendini memnun et. |
| plenty | bol, çok | We have plenty of time. | Bol zamanımız var. |
| plot | komplo, konu | That’s the plot of the story. | Bu hikayenin konusu. |
| plus | artı | Two plus two is four. | İki artı iki dört eder. |
| point | nokta, işaret etmek | What’s the point? | Mesele nedir? |
| poison | zehir | Poison can kill. | Zehir öldürebilir. |
| pole | direk | He climbed the pole. | Direğe tırmandı. |
| policy | politika | What’s your return policy? | İade politikanız nedir? |
| polite | kibar | Be polite to guests. | Misafirlere karşı kibar ol. |
| possess | sahip olmak | He possesses great talent. | Büyük bir yeteneğe sahip. |
| potential | potansiyel | She has great potential. | O büyük bir potansiyele sahip. |
| pour | dökmek | Pour me some coffee. | Bana biraz kahve dök. |
| poverty | yoksulluk | They live in poverty. | Yoksulluk içinde yaşıyorlar. |
| practical | pratik | This is a practical solution. | Bu pratik bir çözüm. |
| praise | övmek | They praised his efforts. | Çabalarını övdüler. |
| pray | dua etmek | I pray every night. | Her gece dua ederim. |
| precious | değerli | Gold is precious. | Altın değerlidir. |
| precise | tam, kesin | Be precise in your work. | İşinde tam ol. |
| predict | tahmin etmek | Can you predict the weather? | Hava durumunu tahmin edebilir misin? |
| prefer | tercih etmek | I prefer tea. | Çayı tercih ederim. |
| prepare | hazırlamak | Prepare for the exam. | Sınava hazırlan. |
| presence | varlık | I felt his presence. | Onun varlığını hissettim. |
| preserve | korumak | Preserve nature. | Doğayı koru. |
| pressure | baskı | He felt pressure to succeed. | Başarması için baskı hissetti. |
| pretend | numara yapmak | Don’t pretend to be happy. | Mutluymuş gibi yapma. |
| prevent | önlemek | Prevent accidents by being careful. | Dikkatli olarak kazaları önle. |
| previous | önceki | I read the previous chapter. | Önceki bölümü okudum. |
| primary | birincil | Safety is our primary concern. | Güvenlik birinci önceliğimizdir. |
| principal | müdür, başlıca | The school principal spoke. | Okul müdürü konuştu. |
| principle | ilke | Honesty is a key principle. | Dürüstlük temel bir ilkedir. |
| prior | önceki | I have a prior engagement. | Önceden bir planım var. |
| priority | öncelik | Give priority to safety. | Güvenliğe öncelik ver. |
| prison | hapishane | He spent years in prison. | Yıllarını hapiste geçirdi. |
| proceed | devam etmek | Please proceed. | Lütfen devam et. |
| process | süreç | The hiring process is long. | İşe alma süreci uzun. |
| produce | üretmek | They produce furniture. | Mobilya üretiyorlar. |
| profit | kar | The company made a profit. | Şirket kar etti. |
| progress | ilerleme | She made rapid progress. | Hızlı ilerleme kaydetti. |
| prohibit | yasaklamak | Smoking is prohibited here. | Burada sigara içmek yasak. |
| promise | söz vermek | Promise me you’ll try. | Bana deneyeceğine söz ver. |
| promote | terfi ettirmek | They promoted him to manager. | Onu müdürlüğe terfi ettirdiler. |
| proper | uygun | Wear proper clothes. | Uygun giysiler giy. |
| property | mülk | This is private property. | Bu özel mülktür. |
| proportion | oran | The proportion is wrong. | Oran yanlış. |
| propose | teklif etmek | He proposed marriage. | Evlenme teklif etti. |
| protect | korumak | Protect your eyes from the sun. | Gözlerini güneşten koru. |
| prove | kanıtlamak | Prove your point. | Tezini kanıtla. |
| provide | sağlamak | They provide free meals. | Ücretsiz yemek sağlıyorlar. |
| psychology | psikoloji | He studies psychology. | Psikoloji okuyor. |
| publish | yayınlamak | They published a new book. | Yeni bir kitap yayınladılar. |
| purchase | satın almak | I purchased a new phone. | Yeni bir telefon satın aldım. |
| pure | saf | This is pure water. | Bu saf su. |
| pursue | peşinden gitmek | He decided to pursue a career. | Bir kariyer peşinden gitmeye karar verdi. |
| qualify | nitelikli olmak | She qualified for the finals. | Finaller için nitelikli oldu. |
| quantity | miktar | Reduce the quantity of sugar. | Şeker miktarını azalt. |
| quarter | çeyrek | It’s a quarter to five. | Saat beşe çeyrek var. |
| quit | bırakmak | I want to quit smoking. | Sigara içmeyi bırakmak istiyorum. |
| quote | alıntı yapmak | Can you quote the law? | Yasadan alıntı yapabilir misin? |
| race | yarış / ırk | The race starts at 3. | Yarış 3’te başlıyor. |
| radical | kökten | That was a radical change. | Bu kökten bir değişimdi. |
| raise | artırmak / yükseltmek | They raised the price. | Fiyatı artırdılar. |
| range | aralık | The prices range from $5 to $50. | Fiyatlar 5 ila 50 dolar arasında. |
| rapid | hızlı | She made rapid progress. | Hızlı ilerleme kaydetti. |
| rare | nadir | White lions are rare. | Beyaz aslanlar nadirdir. |
| rate | oran | What’s the interest rate? | Faiz oranı nedir? |
| rather | oldukça / daha ziyade | It’s rather cold today. | Bugün oldukça soğuk. |
| react | tepki vermek | How did he react? | O nasıl tepki verdi? |
| reach | ulaşmak | Did the package reach you? | Paket sana ulaştı mı? |
| realize | fark etmek | I just realized that. | Bunu şimdi fark ettim. |
| recall | hatırlamak | I don’t recall his name. | Onun adını hatırlamıyorum. |
| receive | almak | I received your letter. | Mektubunu aldım. |
| recent | son, yakın tarihli | This is a recent photo. | Bu son zamanlardan bir fotoğraf. |
| recognize | tanımak | I recognize that song. | O şarkıyı tanıyorum. |
| recommend | tavsiye etmek | Can you recommend a movie? | Bana bir film tavsiye edebilir misin? |
| recover | iyileşmek | She recovered quickly. | Hızla iyileşti. |
| reduce | azaltmak | Reduce the noise. | Gürültüyü azalt. |
| refer | atıfta bulunmak | He referred to the report. | Raporu işaret etti. |
| reflect | yansıtmak | The mirror reflects light. | Ayna ışığı yansıtır. |
| reform | reform yapmak | They demand reform. | Reform istiyorlar. |
| refuse | reddetmek | He refused the offer. | Teklifi reddetti. |
| regard | saymak, görmek | I regard him as a friend. | Onu bir arkadaş olarak görüyorum. |
| region | bölge | This is a mountainous region. | Burası dağlık bir bölge. |
| register | kaydolmak | Did you register for the course? | Kursa kaydoldun mu? |
| regulate | düzenlemek | The government regulates banks. | Hükümet bankaları düzenler. |
| reject | reddetmek | They rejected my idea. | Fikrimi reddettiler. |
| relate | ilişkilendirmek | Can you relate this to your work? | Bunu işinle ilişkilendirebilir misin? |
| release | serbest bırakmak | They released the prisoner. | Mahkumu serbest bıraktılar. |
| relevant | ilgili | This is not relevant. | Bu ilgili değil. |
| relief | rahatlama | That was a relief. | Bu bir rahatlamaydı. |
| rely | güvenmek | Can I rely on you? | Sana güvenebilir miyim? |
| remain | kalmak | Please remain seated. | Lütfen oturmaya devam edin. |
| remark | yorum | That’s an interesting remark. | Bu ilginç bir yorum. |
| remind | hatırlatmak | Remind me to call her. | Bana onu aramamı hatırlat. |
| remote | uzak | He lives in a remote village. | Uzak bir köyde yaşıyor. |
| remove | çıkarmak | Remove your shoes. | Ayakkabılarını çıkar. |
| repair | tamir etmek | He repaired the car. | Arabayı tamir etti. |
| repeat | tekrar etmek | Please repeat that. | Lütfen onu tekrar et. |
| replace | yerine koymak | Replace the batteries. | Pilleri değiştir. |
| reply | cevaplamak | Did you reply to the email? | E-postaya cevap verdin mi? |
| report | rapor | Write a report on this. | Bunun hakkında bir rapor yaz. |
| represent | temsil etmek | Who will represent us? | Bizi kim temsil edecek? |
| reproduce | çoğalmak | Rabbits reproduce quickly. | Tavşanlar hızla çoğalır. |
| request | rica etmek | Can I request a song? | Bir şarkı isteyebilir miyim? |
| require | gerektirmek | The job requires skill. | Bu iş beceri gerektirir. |
| rescue | kurtarmak | They rescued the child. | Çocuğu kurtardılar. |
| research | araştırma | He does cancer research. | Kanser araştırması yapıyor. |
| reserve | ayırmak | Reserve a table for two. | İki kişilik masa ayır. |
| resident | sakin | He’s a resident of Ankara. | O Ankara sakini. |
| resist | direnmek | Don’t resist arrest. | Tutuklamaya direnme. |
| resolve | çözmek | We must resolve this issue. | Bu konuyu çözmeliyiz. |
| resort | başvurmak | They resorted to violence. | Şiddete başvurdular. |
| respect | saygı | Show respect to elders. | Yaşlılara saygı göster. |
| respond | cevap vermek | Please respond quickly. | Lütfen çabuk cevap ver. |
| restore | eski haline getirmek | They restored the painting. | Tabloyu eski haline getirdiler. |
| restrict | kısıtlamak | They restrict access. | Erişimi kısıtlıyorlar. |
| result | sonuç | What was the result? | Sonuç neydi? |
| retain | korumak, tutmak | Retain your receipt. | Faturanı sakla. |
| retire | emekli olmak | He retired last year. | Geçen yıl emekli oldu. |
| reveal | ortaya çıkarmak | He revealed the truth. | Gerçeği ortaya çıkardı. |
| reverse | tersine çevirmek | Can you reverse the decision? | Kararı tersine çevirebilir misin? |
| review | gözden geçirmek | Review your notes. | Notlarını gözden geçir. |
| reward | ödül | He got a reward. | Ödül aldı. |
| rid | kurtulmak | Get rid of old clothes. | Eski giysilerden kurtul. |
| risk | risk | It’s a big risk. | Bu büyük bir risk. |
| role | rol | What’s your role here? | Buradaki rolün ne? |
| root | kök | Trees have deep roots. | Ağaçların derin kökleri var. |
| rough | kaba, pürüzlü | This road is rough. | Bu yol pürüzlü. |
| routine | rutin | That’s my morning routine. | Bu benim sabah rutinim. |
| royal | kraliyet | It’s a royal tradition. | Bu bir kraliyet geleneği. |
| rub | ovmak | Rub your hands together. | Ellerini birbirine ovuştur. |
| rude | kaba | Don’t be rude. | Kaba olma. |
| rule | kural | Follow the rules. | Kurallara uy. |
| rural | kırsal | They live in a rural area. | Kırsal bir bölgede yaşıyorlar. |
| rush | acele etmek | Don’t rush your work. | İşini aceleye getirme. |
| sacred | kutsal | This temple is sacred. | Bu tapınak kutsaldır. |
| sacrifice | fedakarlık | They made a sacrifice. | Fedakarlık yaptılar. |
| salary | maaş | He gets a high salary. | Yüksek maaş alıyor. |
| sample | örnek | Can I have a sample? | Bir örnek alabilir miyim? |
| satisfy | memnun etmek | Did the answer satisfy you? | Cevap seni memnun etti mi? |
| scale | ölçek | Look at the scale on the map. | Haritadaki ölçeğe bak. |
| scarce | kıt | Food was scarce. | Yiyecek kıttı. |
| schedule | program | What’s your schedule? | Programın nedir? |
| scheme | plan, dolap | It was a clever scheme. | Bu zeki bir plandı. |
| scholar | bilim insanı | He’s a respected scholar. | O saygın bir bilim insanı. |
| scope | kapsam | The scope is limited. | Kapsam sınırlı. |
| score | skor | What’s the final score? | Son skor nedir? |
| scream | bağırmak | She screamed for help. | Yardım için bağırdı. |
| search | aramak | Help me search for my keys. | Anahtarlarımı aramama yardım et. |
| section | bölüm | Read this section carefully. | Bu bölümü dikkatle oku. |
| secure | güvenceye almak | Secure the door before leaving. | Çıkmadan önce kapıyı güvenceye al. |
| seek | aramak | He seeks a new job. | Yeni bir iş arıyor. |
| select | seçmek | Select your favorite color. | En sevdiğin rengi seç. |
| senior | kıdemli | He is a senior manager. | O kıdemli bir müdür. |
| sense | his, anlam | Does this make sense? | Bu mantıklı mı? |
| sensitive | hassas | He is very sensitive. | O çok hassas. |
| sentence | cümle | Write a complete sentence. | Tam bir cümle yaz. |
| separate | ayırmak | Separate the eggs from the yolks. | Yumurtaları sarılarından ayır. |
| series | dizi | I watched the whole series. | Tüm diziyi izledim. |
| serious | ciddi | This is a serious matter. | Bu ciddi bir mesele. |
| session | oturum | The court session starts at 9. | Mahkeme oturumu 9’da başlar. |
| settle | yerleşmek / halletmek | They settled in a new city. | Yeni bir şehre yerleştiler. |
| severe | ağır, şiddetli | That was a severe storm. | Bu şiddetli bir fırtınaydı. |
| shallow | sığ | The water is shallow here. | Burada su sığ. |
| shelter | barınak | They built a shelter. | Bir barınak inşa ettiler. |
| shift | kaymak, değiştirmek | Shift your focus. | Odağını değiştir. |
| shock | şok | The news was a shock. | Haber şok etkisi yarattı. |
| shoot | ateş etmek | Don’t shoot! | Ateş etme! |
| short | kısa | This skirt is too short. | Bu etek çok kısa. |
| shortage | kıtlık | There’s a water shortage. | Su kıtlığı var. |
| shortly | kısa süre sonra | I’ll call you shortly. | Kısa süre sonra seni arayacağım. |
| shout | bağırmak | Don’t shout at me. | Bana bağırma. |
| shrink | küçülmek | This shirt shrank in the wash. | Bu gömlek yıkamada küçüldü. |
| shut | kapamak | Shut the door quietly. | Kapıyı sessizce kapat. |
| sick | hasta | I feel sick. | Kendimi hasta hissediyorum. |
| significant | önemli | That was a significant event. | Bu önemli bir olaydı. |
| silent | sessiz | Be silent in the library. | Kütüphanede sessiz ol. |
| similar | benzer | These cars are similar. | Bu arabalar benzer. |
| simple | basit | That’s a simple question. | Bu basit bir soru. |
| sincere | samimi | He gave a sincere apology. | Samimi bir özür diledi. |
| single | tek | I am single. | Bekarım. |
| sink | batmak | The ship sank quickly. | Gemi hızla battı. |
| skill | beceri | Cooking is a useful skill. | Yemek pişirmek faydalı bir beceridir. |
| slide | kaymak | Don’t let the glass slide. | Bardağın kaymasına izin verme. |
| slight | hafif | He has a slight fever. | Hafif ateşi var. |
| slip | kaymak | Be careful not to slip. | Kaymamaya dikkat et. |
| slow | yavaş | Drive slow here. | Burada yavaş sür. |
| smooth | düzgün | This surface is smooth. | Bu yüzey düzgün. |
| society | toplum | Our society values freedom. | Toplumumuz özgürlüğü önemser. |
| soil | toprak | The soil is fertile here. | Burada toprak verimli. |
| solve | çözmek | Can you solve this puzzle? | Bu bulmacayı çözebilir misin? |
| sort | tür, ayırmak | Sort the files by name. | Dosyaları isme göre ayır. |
| source | kaynak | The sun is a source of energy. | Güneş bir enerji kaynağıdır. |
| space | uzay, boşluk | There’s not enough space. | Yeterince boşluk yok. |
| spare | yedek, ayırmak | Do you have a spare pen? | Yedek kalemin var mı? |
| species | tür | Tigers are an endangered species. | Kaplanlar nesli tükenmekte olan bir türdür. |
| specific | belirli | Be specific in your answer. | Cevabında belirli ol. |
| speech | konuşma | He gave a long speech. | Uzun bir konuşma yaptı. |
| speed | hız | Increase your speed. | Hızını artır. |
| spend | harcamak | Don’t spend all your money. | Tüm paranı harcama. |
| spill | dökmek | Don’t spill the water. | Suyu dökme. |
| spin | döndürmek | Spin the wheel. | Çarkı çevir. |
| spirit | ruh | She has a kind spirit. | Onun nazik bir ruhu var. |
| split | bölmek | Split the bill. | Hesabı bölüşelim. |
| spoil | bozmak | Heat can spoil food. | Sıcaklık yiyeceği bozabilir. |
| sponsor | sponsor olmak | They sponsored the event. | Etkinliğe sponsor oldular. |
| spot | yer, nokta | That’s a nice picnic spot. | Bu güzel bir piknik yeri. |
| spread | yaymak | Spread the butter evenly. | Tereyağını eşit şekilde yay. |
| spring | ilkbahar | Spring is my favorite season. | İlkbahar en sevdiğim mevsimdir. |
| square | kare | Draw a square. | Bir kare çiz. |
| stable | istikrarlı | The economy is stable now. | Ekonomi şimdi istikrarlı. |
| stage | sahne, aşama | This is the final stage. | Bu son aşama. |
| standard | standart | We follow international standards. | Uluslararası standartları takip ediyoruz. |
| starve | aç kalmak | They starved in the desert. | Çölde aç kaldılar. |
| state | durum, eyalet | What’s your current state? | Şu anki durumun nedir? |
| steady | sabit | Keep a steady pace. | Sabit bir hızda ilerle. |
| steal | çalmak | Someone stole my bag. | Birisi çantamı çaldı. |
| steam | buhar | Steam rose from the pot. | Tencereden buhar çıktı. |
| steel | çelik | This bridge is made of steel. | Bu köprü çelikten yapılmış. |
| steep | dik | The hill is very steep. | Tepe çok dik. |
| step | adım | Take a step forward. | Bir adım öne at. |
| stick | yapışmak, sopa | Don’t let the paper stick. | Kağıdın yapışmasına izin verme. |
| stiff | sert | The shirt feels stiff. | Gömlek sert geliyor. |
| still | hâlâ | Are you still there? | Hâlâ orada mısın? |
| stir | karıştırmak | Stir the soup well. | Çorbayı iyice karıştır. |
| stock | stok | The stock is limited. | Stok sınırlı. |
| stomach | mide | My stomach hurts. | Midem ağrıyor. |
| storage | depolama | We need more storage. | Daha fazla depolamaya ihtiyacımız var. |
| storm | fırtına | A storm is coming. | Bir fırtına geliyor. |
| strain | gerginlik | Avoid too much strain. | Fazla gerginlikten kaçın. |
| stranger | yabancı | Don’t talk to strangers. | Yabancılarla konuşma. |
| strategy | strateji | What’s your strategy? | Stratejin nedir? |
| stream | dere, akış | The stream flows fast. | Dere hızlı akar. |
| strength | güç | He has great strength. | Onun büyük bir gücü var. |
| strict | sıkı | My parents are strict. | Ailem sıkıdır. |
| strike | vurmak, grev | Workers went on strike. | İşçiler greve gitti. |
| string | ip, tel | Tie it with a string. | Onu bir ip ile bağla. |
| strip | şerit, soymak | Strip the old paint. | Eski boyayı kazı. |
| struggle | mücadele etmek | They struggled to survive. | Hayatta kalmak için mücadele ettiler. |
| structure | yapı | This is a solid structure. | Bu sağlam bir yapı. |
| struggle | çaba göstermek | I struggled to understand. | Anlamak için çaba gösterdim. |
| subject | konu | What’s the subject of the book? | Kitabın konusu nedir? |
| submit | sunmak | Please submit your work. | Lütfen işini teslim et. |
| substance | madde | Water is a simple substance. | Su basit bir maddedir. |
| substitute | yerine koymak | Use honey as a substitute. | Balı yerine kullan. |
| succeed | başarmak | He will surely succeed. | O kesinlikle başaracak. |
| success | başarı | Hard work brings success. | Sıkı çalışma başarı getirir. |
| sudden | ani | That was a sudden change. | Bu ani bir değişimdi. |
| suffer | acı çekmek | Many people suffer from poverty. | Birçok insan yoksulluk içinde acı çekiyor. |
| sufficient | yeterli | Is the water supply sufficient? | Su kaynağı yeterli mi? |
| suggest | önermek | Can you suggest a good book? | İyi bir kitap önerebilir misin? |
| suitable | uygun | This dress is suitable for the event. | Bu elbise etkinlik için uygun. |
| summary | özet | Give me a brief summary. | Bana kısa bir özet ver. |
| supply | tedarik etmek | They supply food to villages. | Köylere yiyecek tedarik ediyorlar. |
| support | desteklemek | I support your decision. | Kararını destekliyorum. |
| suppose | varsaymak | Suppose we win. | Diyelim ki kazandık. |
| surface | yüzey | The surface is smooth. | Yüzey pürüzsüz. |
| surgery | ameliyat | He needs heart surgery. | Kalp ameliyatına ihtiyacı var. |
| surround | çevrelemek | Mountains surround the village. | Dağlar köyü çevreliyor. |
| survey | anket, inceleme | They conducted a survey. | Bir anket yaptılar. |
| suspect | şüphelenmek | I suspect he’s lying. | Yalan söylediğinden şüpheleniyorum. |
| sustain | sürdürmek | Can we sustain this growth? | Bu büyümeyi sürdürebilir miyiz? |
| swallow | yutmak | Don’t forget to swallow your pills. | Haplarını yutmayı unutma. |
| swear | yemin etmek | I swear it’s true. | Bunun doğru olduğuna yemin ederim. |
| sweep | süpürmek | Sweep the floor. | Yeri süpür. |
| sweet | tatlı | This cake is very sweet. | Bu kek çok tatlı. |
| swell | şişmek | My ankle started to swell. | Bileğim şişmeye başladı. |
| swift | hızlı | He gave a swift reply. | Hızlı bir cevap verdi. |
| switch | değiştirmek | Let’s switch seats. | Hadi yer değiştirelim. |
| symbol | sembol | The dove is a symbol of peace. | Güvercin barışın sembolüdür. |
| sympathy | sempati | You have my sympathy. | Sempatim seninle. |
| talent | yetenek | She has a talent for painting. | Onun resim yapma yeteneği var. |
| target | hedef | What’s your sales target? | Satış hedefin nedir? |
| task | görev | Complete this task first. | Önce bu görevi tamamla. |
| taste | tat | This soup has a good taste. | Bu çorbanın tadı güzel. |
| tax | vergi | We pay income tax. | Gelir vergisi ödüyoruz. |
| tear | yırtmak, gözyaşı | Don’t tear the paper. | Kağıdı yırtma. |
| technique | teknik | That’s an old technique. | Bu eski bir teknik. |
| temporary | geçici | This is a temporary solution. | Bu geçici bir çözüm. |
| tend | eğiliminde olmak | Prices tend to rise. | Fiyatlar artma eğiliminde. |
| term | dönem, terim | The term starts next week. | Dönem gelecek hafta başlıyor. |
| territory | bölge | This is our territory. | Burası bizim bölgemiz. |
| threaten | tehdit etmek | They threatened to leave. | Ayrılmakla tehdit ettiler. |
| throughout | boyunca | He traveled throughout Europe. | Avrupa boyunca seyahat etti. |
| thus | böylece | He worked hard, thus he succeeded. | Çok çalıştı, böylece başarılı oldu. |
| tight | sıkı | These shoes are too tight. | Bu ayakkabılar çok sıkı. |
| tiny | minik | Look at that tiny bird. | Şu minik kuşa bak. |
| tissue | doku | Muscle tissue is strong. | Kas dokusu güçlüdür. |
| tough | sert | This meat is too tough. | Bu et çok sert. |
| trace | iz | There’s no trace of him. | Ondan hiçbir iz yok. |
| track | izlemek / ray | Track your order online. | Siparişini çevrimiçi takip et. |
| trade | ticaret | They trade goods internationally. | Uluslararası ticaret yapıyorlar. |
| tradition | gelenek | It’s a family tradition. | Bu bir aile geleneği. |
| traffic | trafik | The traffic is heavy today. | Bugün trafik yoğun. |
| transfer | aktarmak | Transfer the data to USB. | Verileri USB’ye aktar. |
| transform | dönüştürmek | The city transformed overnight. | Şehir bir gecede değişti. |
| translate | çevirmek | Translate this into Turkish. | Bunu Türkçeye çevir. |
| transport | taşımak | They transport goods by ship. | Malları gemiyle taşıyorlar. |
| trap | tuzak | The hunters set a trap. | Avcılar tuzak kurdu. |
| treat | tedavi etmek | Doctors treat patients. | Doktorlar hastaları tedavi eder. |
| trend | eğilim | What’s the latest trend? | Son trend nedir? |
| trial | deneme, duruşma | The new drug is in trial. | Yeni ilaç deneme aşamasında. |
| tribe | kabile | The tribe lives in the jungle. | Kabile ormanda yaşıyor. |
| trigger | tetiklemek | Stress can trigger illness. | Stres hastalığı tetikleyebilir. |
| tropical | tropikal | I like tropical fruits. | Tropikal meyveleri severim. |
| trouble | sorun | I’m in trouble. | Başım dertte. |
| trust | güvenmek | Can I trust you? | Sana güvenebilir miyim? |
| truth | gerçek | Tell me the truth. | Bana gerçeği söyle. |
| tune | melodi, ayarlamak | That’s a nice tune. | Bu güzel bir melodi. |
| twist | bükmek | Twist the cap off. | Kapağı çevirerek aç. |
| ultimate | nihai | That’s the ultimate goal. | Bu nihai hedef. |
| unable | yapamaz | I’m unable to help. | Yardım edemem. |
| uncertain | belirsiz | The future is uncertain. | Gelecek belirsiz. |
| undergo | geçirmek | He underwent surgery. | Ameliyat geçirdi. |
| underlie | temelinde olmak | Trust underlies their relationship. | İlişkilerinin temelinde güven var. |
| undertake | üstlenmek | He will undertake the project. | Projeyi o üstlenecek. |
| unexpected | beklenmedik | That was unexpected. | Bu beklenmedikti. |
| unfair | adil olmayan | That’s unfair treatment. | Bu adil olmayan bir muamele. |
| unfold | açmak | Unfold the map. | Haritayı aç. |
| unique | eşsiz | Every person is unique. | Her insan eşsizdir. |
| unite | birleşmek | The teams united for the match. | Takımlar maç için birleşti. |
| universal | evrensel | Love is a universal language. | Aşk evrensel bir dildir. |
| unknown | bilinmeyen | It’s an unknown fact. | Bu bilinmeyen bir gerçek. |
| unlikely | olası olmayan | It’s unlikely to snow. | Kar yağması olası değil. |
| update | güncellemek | Please update the list. | Lütfen listeyi güncelle. |
| upgrade | yükseltmek | Upgrade your software. | Yazılımını yükselt. |
| uphold | desteklemek | They uphold the law. | Yasayı destekliyorlar. |
| upon | üzerinde | Upon arrival, call me. | Vardığında beni ara. |
| upper | üst | The upper floor is empty. | Üst kat boş. |
| upset | üzgün | She’s upset about the news. | Habere üzülmüş. |
| urban | kentsel | Urban areas grow fast. | Kentsel alanlar hızlı büyür. |
| urge | teşvik etmek | I urge you to try. | Denemen için seni teşvik ediyorum. |
| urgent | acil | This is an urgent matter. | Bu acil bir konu. |
| use | kullanmak | Use this tool carefully. | Bu aracı dikkatle kullan. |
| usual | alışılmış | That’s my usual order. | Bu benim alışılmış siparişim. |
| vacant | boş | This seat is vacant. | Bu koltuk boş. |
| valid | geçerli | Is your passport valid? | Pasaportun geçerli mi? |
| valuable | değerli | This ring is valuable. | Bu yüzük değerli. |
| vary | değişmek | Prices vary by region. | Fiyatlar bölgeye göre değişir. |
| vast | geniş | The desert is vast. | Çöl geniştir. |
| vehicle | araç | This is a heavy vehicle. | Bu ağır bir araç. |
| venture | girişim | That’s a risky venture. | Bu riskli bir girişim. |
| version | sürüm | What version is this? | Bu hangi sürüm? |
| versus | karşı | It’s men versus women. | Bu erkekler kadınlara karşı. |
| vessel | gemi, damar | The vessel sank quickly. | Gemi hızla battı. |
| via | aracılığıyla | Send it via email. | E-posta aracılığıyla gönder. |
| victim | kurban | He was the victim of fraud. | O bir dolandırıcılık kurbanıydı. |
| victory | zafer | They celebrated their victory. | Zaferlerini kutladılar. |
Eğer YDS’de çıkan diğer kelimelerde eksiklerin varsa, en çok çıkan kelimelere buradan göz atmayı unutma!